2007 yılının Kasım ayında Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’nun Türkiye’nin nükleer santrale ihtiyacı olduğunu belirten açıklaması, bir çevre bakanından böyle bir açıklama beklemeyen bir çok kesimi şaşırtmış olsa gerek. Değişik görüşlerdeki yazarlar, çizerler bu açıklamayı tartışa dursun, geride bıraktığımız yılın sonunda, yeni nükleer enerji yasası meclisten sessizce geçirildi. Peki Türkiye’nin nükleer enerjiye gerçekten ihtiyacı var mı? Ya da soruyu daha doğru bir şekilde dile getircek olursak, Türkiye’nin hangi tür nükleer enerjiye-teknolojiye ne kadar ihtiyacı var?
Artan Enerji İhtiyacı
Hızlı nüfus artışının yanında, hızla şehirleşen ve sanayileşme alanında atılım yapmaya çalışan bir ülke olan Türkiye’nin enerji ihtiyacı hızla artıyor. Çevre Bakanlığı’nın bir kaç ay önce yaptığı açıklamaya göre Türkiye’nin enerji ihtiyacı, her geçen yıl bir önceki yıla göre %8 artmakta.[i] Benzer biçimde Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın yaptığı açıklamaya göre Türkiye’nin elektrik enerjisi ihtiyacını karşılayabilemesi için yıllık 4-4.5 milyar dolarlık yatırım yapması gerekiyor.[ii] Bu durum ekonomik zorluklar çeken ve enerji açısından dışa bağımlı olan Türkiye’ye ciddi sıkıntılar getiriyor.
Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de hükümetler, bu enerji sıkıntısını ülkenin kendi kaynaklarıyla çözmektense, oldukça ucuza mal edilebilen ve hızlı biçimde kurulabilen doğalgazlı elektrik santralleri kurarak çözmeyi tercih etti. Böylece kapıya dayanmakta olan enerji sorunu, kısa dönemde ekonomiye fazla yük getirmeden çözüme kavuşturulurdu; fakat hem ülkenin dışa bağımlılığı önemli ölçüde arttırıldı, hem de çalışma maliyeti oldukça yüksek olan bu santrallerin uzun dönemde ekonomiye getirdiği yük ciddi bir sorun olmaya başladı. TEİAŞ’ın (Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi) hazırladığı 10 yıllık enerji arz talep raporuna göre, bugün Türkiye’deki elektrik enerjisi üretiminin yaklaşık %19’u hidroelektrik santrallerden, %24’ü kömür santrallerinden sağlanırken; tüm elektrik üretiminin %47’si doğalgazla çalışan santrallerden elde edilmekte.[iii] Başka bir deyişle hemen hiç doğalgaz üretmememize karşın tüm elektrik enerjisi ihtiyacımızın neredeyse yarısını doğlagazla karşılar hale geldik. Bu durum ekonomiye önemli bir yük olmanın yanı sıra, ülkemizi çevresindeki doğalgaz zengini ülkelere ciddi biçimde bağımlı hale getirmekte ve muhtemel bir uluslararası krizde diğer ülkelerin eline çok değerli bir kart vermektedir. Bu şartlar altında hükümetin, enerji kaynaklarındaki çeşitliliği arttırarak, çevredeki doğalgaz zengini ülkelere bağımlılığını azaltabilmek için nükleer enerji seçeneğini değerlendirmeye karar vermesi mantıklı görünüyor.
Nükleer Enerji
Nükleer enerji ile elektrik üretimi, kısaca atom çekirdeğindeki enerjinin elektrik üretiminde kullanılması şeklinde açıklanabilir. Bununla birlikte, Türkiye gibi bir ülkede nükleer santral kurmayı, yanlızca elektrik enerjisi üretmek için kullanılacak bir teknik olarak görmek son derece yanlış. Bu konuda uzun süre çalışmış ve nükleer enerji politikaları konusunda otoriteleşmiş isimlerden Ömer Ersun’un da belirttiği gibi; nükleer reaktör kurmak, nükleer sanayiyi ülkeye getirmenin ilk ve olmazsa olmaz adımıdır. Dünyada bir çok ülke, nükleer reaktörlere sadece elektrik üretmek amacıyla kurulan santraller olarak bakmamaktadır ve barışçı nükleer güce sahip olan Türkiye uluslararası ilişkilerde çok farklı bir konuma yerleşme fırsatı elde edebilecektir.[iv] Ek olarak nükleer santral yapımında ve işletiminde çalışan mühendis ve teknisyen kadrosunun, ilerleyen süreçte, bu teknolojilerden çok daha farklı şekillerde yaralanabilmemizi sağlayacak deneyimi edineceği ve bu deneyimli kadroların -yakın gelecekte nükleer teknoloji geliştirme konusunda aktif çalışmalar girişilmesi söz konusu olmasa bile- Türkiye’nin elinde bir güç unsuru olarak bulundurulabileceği unutulmamalıdır. Bu yüzden nükleer enerjinin bir milli strateji olarak ele alınması ve Türkiye için en uygun teknolojilerin seçilebilmesi için gerekli çalışmaların başlatılması kanımca mantıklı bir yaklaşımdır. Bütün bu teknik ve diplomatik ayrıntıların da ötesinde, Türkiye’nin nükleer santral kurmak amacıyla başlattığı -3 tanesi somut girişim olmak üzere- çok sayıdaki girişimin başarısızlıkla sonuçlandığı unutulmamalı ve konunun kamuoyunda tartışılarak bu konuda milli bir strateji oluşturması sağlanmalıdır. Zira jeostratejik açıdan son derece önemli bir bölgede bulunan Türkiye’nin bu süreçte bir çok zorlukla karşılaşması mümkündür. Üstelik Çernobil faciası sonrasında yaşanan olayların ve bu süreçte siyasetçilerin yurt dışına satılamayan çay, fındık gibi ürünleri Türk halkına tükettirebilmek için yaptığı girişimlerin, Türk halkının zihnine iyice kazındığını düşündüğümüzde bu konunun kamuoyunda tartışılmasının ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılabilir.
Geçmiş Girişimler
Türkiye’de nükleer santral kurma girişimleri 1950’li yılların ikinci yarısında belirginleşmiş ve 1965 yılında konuyla ilgili somut girişimler başlamıştır. Bu süreçte Türkiye kendi nükleer enerji uzmanlarını yetiştirmek için çalışmalara başlamış, buna paralel olarak uygun teknolojinin seçilebilmesi için yabancı şirketlerden danışmanlık hizmeti almıştır. Bu süreç sonunda ülke için uygun yöntemin doğal uranyum ve basınçlı ağır suyla enerji üretimi olduğuna karar verilmişitir. Ne var ki 1970’li yılların başında ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ve yeni bürokrat kadrolarının nükleer enerjiyle ilgilenmemesi, geçmiş çalışmaların bir kenara bırakılmasına sebep olmuştur.
1974 yılında bir kez daha nükleer santral kurulması kararı alınmış ve konuyla ilgili çalışmalar başlatılmıştır. Bu süreçte yurt içinden ve yurt dışından bir çok firmadan santralin kurulacağı bölge ve seçilecek teknoloji hakkında danışmanlık hizmeti alınmış, sonuçta İsveç kökenli bir konsorsiyumla santral kurulması konusunda ön anlaşmaya varılmıştır. Ne var ki 12 Eylül 1980 sonrası yaşanan olaylar sonucunda; İsveç hükümeti, demokratik olmayan bir ülkeyi muhatap almama kararı almış ve çalışmaları durdurmuştur.[v]
İlerleyen süreçte, Türkiye nükleer teknolojiyi ülkeye getirmek amacıyla yeniden harkete geçmiş ve bu amaçla 1983 yılında çeşitli firmalardan teklif almıştır. Bu süreçte, Türkiye bu yeni teklifler için ihale açmamış ve uluslararası alanda genel olarak izlenen prosedürü izlemeyip ortaya bir ihale şartnamesi[vi] koymamıştır. Ortada bir şartname olmaması ve Türkiye’nin gösterdiği amatörce tutum bazı firmaların Türkiye’nin kolayca kandırılabilecek bir ülke olduğu fikrine kapılmalarına sebep olmuştur. Takip eden dönemde 3 firma ile görüşmelerin ileri aşamalarına geçilmiş, fakat Türkiye’nin görüşmelerin devam ettiği süreçte ani bir kararla şartları değiştirmesi, firmalardan ikisinin çekilmesine sebep olmuştur. [vii] 1986 yılına gelindiğinde ise kalan son şirketin de Türkiye’nin şartlarını kabul etmemesi üzerine görüşmeler bir kez daha durdurulmuştur.[viii]
Nükleer enerji konusunda bir başka girişim 1990’lı yılların ikinci yarısında yaşanmış ve çeşitli firmalardan teklifler alınmıştır. Bu süreçte çalışmalar oldukça ciddi tutulmuş ve gelen teklifler Türk uzmanlar tarafından ayrıntılı biçimde değerlendirilmiş, yine de nükleer santral kurulması konusundaki siyasi irade eksikliği, kararın açıklanmasının 8 defa ertelenmesine sebep olmuştur. İlerleyen süreçte TEAŞ (Türkiye Elektrik Üretim-İletim Anonim Şirketi) yönetim kurulu, Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’in yurt dışında olduğu bir dönemde, uzmanlar tarafından sakıncalı bulunmasına rağmen NPI adlı firmanın teklifini kabul ettiğini açıklamış; Enerji Bakanı’nın olayı öğrenince gösterdiği sert tepki üzerine karar geri çekilmiş ve açılan ihaleler iptal edilmiştir.
Sonuç olarak Türkiye nükleer teknolojinin ülkeye getirilmesi amacıyla 1950’li yılların ortasından beri çok sayıda girişimde bulunmuş ama siyasi iradenin eksikliği, uzman görüşlerine değer verilmeyişi, bu etkenler sonucunda yabancı firmaların Türkiye’nin kolayca kandırılabilecek bir ülke olduğu sonucuna varmaları; girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanmasına, bu konuda yetişen uzman kadroların dağılmasına, danışmanlık hizmetlerine ve ön çalışmalara harcanan milyonlarca doların boşa gitmesine sebep olmuştur.
Peki ya Bugün
Yazının başında da belirttiğim gibi geçtiğimiz kasım ayında nükleer santral kurulmasıyla ilgili yeni bir yasa tasarısı meclisten geçti. Peki geçmişteki hatalardan ders alındı mı? Bu yasa tasarısı uygun teknolojilerin ülkemize getirilmesini mi sağlayacak, yoksa boşa giden milyonlarca dolarlık harcamalarla ya da uygun olmayan, pahalı ya da riskli teknolojilerin satın alınmasıyla mı sonuçlanacak? Geçmiş başarısız girişimlerden sonra Türkiye’nin bu seferki şansı nedir? Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin[ix], Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in ve TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) başkanı Okay Çakıroğlu’nun Zaman gazetesinde yayınlanan röportajlarında[x] dikkat çektiği yanlış ya da çelişkili noktalardan sadece bir kaç tanesi şöyle[xi]:
- “Bu iş için ihale şartnamesi olmayacak … İhaleye çıkılmayacak.”
1983 yılındaki girişimde olduğu gibi ihale şartnamesi olmaması ve ihale olmaksızın şirketlerden teklif alma yöntemi izlenmesi hem ülkenin kendine uygun teknolojileri seçmesini zorlaştırır hem de geçmişte yaşandığı gibi ihalelerin yarıda kesilmesine yol açabilir.
- “Nükleerde sınıfı geçen yabancı teknoloji sahibi firmalar zaten belli. Bu standartları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı netleştirmiş.”
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın nükleer santral seçimi ya da üreticileri hakkında vaz ve icbar etmiş olduğu hiçbir standart yoktur.”
- “Türkiye’nin bir maceraya girmiş görüntüsü vermemesi için teknoloji seçiminde, Türkiye’nin şartlarına en uygun, en gelişmiş ve bunlar içinde en yaygın kullanılanlar bir paket hâlinde düşünülmekte.”
“‘En gelişmiş teknoloji’ Türkiye’nin şartlarına uymaz; çünkü ‘en gelişmiş teknoloji’ en yeni, yani en az denenmiş ya da -EPR, AP-1000 veya ESPWR tipi nükleer santral tasarımlarında olduğu gibi- hiç denenmemiş, başkalarının sizi tecrübe tahtası yapmak istedikleri, en çok potansiyel riziko içermekte olan teknoloji demektir.”
- “TAEK’in de ortaya koyacağı kriterler olacak.”
TAEK daha sonra bu kriterleri, toplam 3 sayfa bile tutmayan bir hacimde: 9 kalemlik bir şartname ile açıkladı. Akkuyu Nükleer Santral İhalesi’nin, İhale Şartnâmesi’nde belrtilen ölçütler ise tam 5 ciltlik bir hacim tutmaktaydı. Sizce hangi tutum Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? Nükleer santral yapımcılarının 5 cilt hacmindeki bir şartnameyi takip etmesi mi, yoksa bürokratların hoşgörüsüyle hazırlanmış 3 sayfalık bir raporu izlemeleri mi?
Gerek yapılan açıklamalardaki, gerek ilgili kanun taslaklarındaki bir çok çelişkili nokta, başta Özemre olmak üzere nükleer enerji uzmanları tarafından dile getiriliyor. Şüphesiz ki bu noktalar teklif sunacak şirketler tarafından da farkedilecek ve milli bir strateji olması gereken nükleer teknoloji konusunda kullanılacak yakıt türünden, atıklara kadar bir çok alanda insiyatif; alıcı konumuda bulunan ülkemize değil, satıcı konumudaki şirketlere bırakılmış olacak. Üstelik nükleer enerji piyasası gibi son derece karmaşık ve teknik ayrıntılarla dolu bir alanda kanun tasarısı hazırlanırken bu konuda uzun yıllar boyunca çalışmalar yürütmüş nükleer enerji uzmanlarına neredeyse hiç danışılmamış olması da cabası.
Sonuç
Sonuç olarak, nükleer enerji ülkenin enerji kaynakları yelpazesini genişletebilecek önemli faktörlerden biri ve bu teknolojilerin ülkeye getirilmesi, bu alanda çalışabilecek mühendis ve teknisyen kadrosunun yetişmesiyle ülkenin önüne yeni ufuklar açma potansiyeline sahip. Türkiye nükleer teknolojiyi getirebilmek için bir çok girişimde bulundu ama bu girişimler her seferinde başta siyasi istikrarsızlık ve bürokrartların hataları olmak üzere çeşitli sebeplerle başarısızlıkla sonuçlandı. Toplumdaki ön yargıya rağmen nükleer teknolojiyi ülkeye getirme fikri, iktidar açısından cesurca bir karar gibi görünse de bu konuda geçmişte yapılan hatalardan ders alınmamış gibi görünüyor. Bu yüzden hükümetin, yıllar boyunca kurulabilecek olan bir nükleer santral için çalışmalarını sürdürmüş ve bu sırada Türk bürokrasisinin işleyişini iyice özümsemiş olan uzmanları, verimli bir şekilde kullanıp mevcut yasalarda gerekli değişiklikleri yaptırması ve konunun kamuoyunda tartışılmasını sağlayarak bu teknolojinin getirilmesi konusunda milli bir strateji ortaya çıkarılması için çabalaması kanımca uygun bir yaklaşım olur.
[i] http://www.guncel.net/ea/25006
[ii] www.dtm.gov.tr/dtmadmin/upload/EAD/KonjokturIzlemeDb/song.doc
[iii] http://www.soleaenerji.com/power/projeksiyonTemmuz2007.pdf
[iv] Stratejik Analiz, Ocak 2008, s. 40-41
[v] Stratejik Analiz, Ocak 2008, s. 26
[vi] İhale şartnamesi, santral için görüşmeler yapılırken tarafların sadık kalacağını temin ettikleri bir belgedir. Görüşmeleri açan devlet istediği santralin niteliklerini ve santralin yapım sürecinde izlenecek kuralları bu şartnamede belirtir. Bununla birlkite bu belge görüşmeleri başlatan devleti bağlayan hükümler de içermekte ve santrali kuracak olan firmaya hükümetin bağlı kalacağı kuralları bildirmektedir.
[vii] Stratejik Analiz, Ocak 2008, s. 27
[viii] http://www.nukleer.web.tr/cgi-bin/showhtml.cgi?turkiye/tarihce
[ix] Türkiye’nin ilk atom mühendisi
[x] Röportajlar için: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=516203
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=516832
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=527807
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=528201
[xi] Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin yazısının elektronik versiyonu için: http://www.asam.org.tr/temp/temp559.pdf
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)