Bilindiği gibi TRT, 2009’a TRT 6 adı altında Kürtçe yayın yapan bir kanal ile merhaba dedi. Bu karar ile Kürtçe TRT tarafından resmen tanınmış oldu. Bu, toplumun çeşitli kesimlerince uzun süre tartışıldı. Yapılan şey, Türkiye’deki çok önemli bir soruna “Devlet” tarafından yeni bir bakış açısı getirdiği için de uzun süre gündemden düşmeyecek gibi gözüküyor.
Öncelikle, Türkiye’deki her vatandaşın anadilini yaşayıp, yaşatabilmesinden yana olduğumu belirtmek isterim. Yerel ve etnik kültürlerin her birinin ülkemizin ulusal kültürünün birer parçası olduğunu, bunların yaşamasının ve gelişmesinin, vatan olarak Anadolu’nun ve dolayısıyla Cumhuriyet’in yaşamasını, güçlü olmasını sağlayacağını düşünürüm. Ancak bu açılımı, Cengiz Çandar ya da İsmet Berkan gibi devrim niteliğinde bir gelişme yerine, günü kurtarma mantığı ile hareket eden bir siyasetin ürünü olarak görmekteyim.
Türkiye’de, kimilerince Doğu – Güneydoğu sorunu, kimilerince Kürt sorunu olarak nitelenen ve terör olgusu ile birlikte, yaklaşık son 30 yılda bambaşka bir boyut kazanmış olan bir büyük sorunun dışında, genel olarak bir kimlik sorunun da varlığına inananlardanım. Günümüzde sadece Kürtçe ve Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilgili bir durummuş gibi gözükse de, bu sorun elbette Kürtlere özgü bir durum değil. Kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğradığını, sorun yaşadığını düşünen ya da genel olarak bu sorunları gündeme getirmeye çalışan, farklı kökenlere mensup vatandaşlarımız oldu, olmaya da devam ediyor. Anadilde yayın yapma konusu da, bu duyarlılığı gösteren kesimlerin gerekli gördükleri bir şeydi. Bu açılım, birçok kesimin isteğinin hayata geçirilmesi bakımından önemli bir gelişme oldu. Ayrıca, 80’li yıllarda hapishane duvarlarında “Türkçe konuş, çok konuş” yazan; Kürtlerin dağ Türkleri olduğunu, Kürt kelimesinin “kart, kurt” sesinden türediğini iddia ederek, ilginç bir bilimsel açıklama yapma gereksinimi duyan; henüz on yıl önce, Kürtçe şarkı söylemek ve buna klip çekmek istediğini yüksek sesle dile getirdiği için linç kampanyasına maruz kalan bir sanatçısını önce koruyamayan, sonra da vatandaşlıktan çıkarmaya uğraşan bir “Devlet”in, resmi kanallarından bir tanesinde Kürtçe yayın yapmakla, Kürtlere ve Kürtçe’ye bakış açısına yepyeni bir boyut kazandırmayı hedeflediğini kabul etmemiz gerek. Bu arada bu açılımın diğer kanallara yönelik olası yan etkilerini ( farklı dil ve lehçelerde müzik ya da program yayını gibi ) de göz ardı etmememiz gerekiyor.
Fakat bu açılımın yöntemi böyle mi olmalıydı, burada kafamda oluşan soru işaretlerini paylaşmak istiyorum. TRT bünyesinde ayrı bir kanal açılarak; Kürtlere, gürültü ederek kafa şişirmesinler diye büyüklerin yanında, masada değil de yer sofrasında yemek yedirilen çocuklara yapıldığı gibi bir muamele yapılmasının, onların kendi dillerini devletin öngördüğü şartlarda konuşmaları için farlı bir platforma ihtiyaç duyulmasının, yapılan açılımdaki olası samimiyetin üzerine gölge düşürdüğü kanaatindeyim. Bunun, yılbaşından hemen önce ve sonra, sanki “Kürt kökenli vatandaşlarımız daha önce uzayda yaşıyormuş da, 2009’da Türkiye’ye iniş yapacaklarmış” havasında, “Kürtleri biz bulduk, yaşasın!” şeklinde gerçekleştirilmesinin de, ayrıca yapay ve samimiyetsiz bir ortam yarattığını ifade etmek isterim. Bu noktada aklıma gelen sorular şunlar: isteyen bir kişi TRT 1’de Kürtçe konuşamaz mı, konuşacağı zaman TRT 6 stüdyolarına mı geçmesi gerekir? Örneğin, Anadolu’da konuşulan dil ve kültürlerin ortak bir çalışması ile Eurovision Şarkı Yarışması’na katılım sağlansaydı, daha yürekli ve samimi bir adım atılmış olmaz mıydı? Kürtçe bir azınlık dili midir, Anadolu’da yaşayan ve ulusal kültürü oluşturan temel unsurlardan biri midir? Yine anadilde yayın yapmak bir hizmet midir, özgürlük müdür? Yapılacak pozitif ayrımcılığın şekli böyle mi olmalıdır?
İşin bir başka yanı da, bu şekilde anadilde yayın yapma serbestisi sadece Kürtlere özgü bir durummuş izleniminin yaratılmasıdır. Farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması ile ilgili düzenleme Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde alınmış bir karar olup tüm yerel kültürleri kapsamak hedefindedir. Bu ülkede kültürlerin yaşaması sorunu sadece Kürtler için geçerli bir durum değildir. Kaldı ki, TRT’nin bürokratik zihniyeti kendini burada da göstermiş ve Laz sanatçı Birol Topaloğlu’nun katıldığı bir programda, AB uyum yasaları çerçevesince yayın yapılmasına izin verilen diller arasında Lazca olmadığı gerekçesiyle, sanatçının Lazca şarkı söylemesine izin verilmemişti.¹ Bu noktada yapılan bu açılım, kimlik sorununun çözümüne yönelik, iktidar yetkililerince dillerden düşürülmeyen “Farklılıklarımız, zenginliğimizdir” anlayışının uzantısı genel bir yaklaşımdan öte; seçimin de yaklaşmasının etkisiyle son günlerde iyice hız kazanan, DTP ile girişilmiş Diyarbakır savaşlarındakine benzer hırs dolu politikanın ürünü niteliğini taşımaktadır. Acaba AKP de DTP gibi, toplumu iki milletli bir yapıda mı görmektedir?
Yapılan açılımın zamanlamasının da dikkatlerden kaçmadığını belirtmekte fayda var. AB’ye uyum yasaları doğrultusunda yapılan düzenlemelerin yürürlüğe giriş tarihi 2003 yazını göstermekte.² Bu açılım için beş buçuk yıl beklenmesinde, bu süreç içerisinde DTP’nin mecliste grup kurmasının etkili olup olmadığını kesin olarak bilemeyeceğiz. Ancak 2009’a bu açılımla girmemizi anlamaya çalışırken, meclisin bu aritmetiğinin yanı sıra, önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimleri de hesaba katmamız yerinde olacaktır.
Peki ne, nasıl yapılmalı? Öncelikle bu samimiyetsiz durum yerine, anadilde yayın yapma konusunda, özgürlükler önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bu amaçla, gelen talepler doğrultusunda farklı dil ve lehçelerde özel kanallar açılması için teşvik politikaları uygulanabilir, Anadolu’daki kültürlerin devamına ve dolayısıyla ulusal kültüre hizmet edecek etnik yayın yapan kanallara pozitif ayrımcılık uygulanabilir. Böylesi durumların, özel teşebbüse bırakıldığında yaşama şansını oldukça yitireceği doğrudur, ancak bahsettiğim uygulanabilecek bazı pozitif ayrımcılık politikaları ile bunun önüne geçilebilir. Örneğin, etnik yayın yapacak kanallara verilecek reklamların şirketlerin vergilerinden düşürülmesi, söz konusu kanallara ulusal frekans aralığı verilmesi konusunda kolaylıklar sağlanması gibi uygulamalar bu bağlamda etkili olabilir. Kendi içindeki yanlışlıklarına rağmen, zaten mevcut olan denetim mekanizması ile de, “Devlet”e bu konuda, uygulayıcı ve hâkim olma yerine denetleyici ve teşvik edici özellikleri kazandırılabilir. Bu arada, bu yöntemle açılacak kanallar ve izlenecek yayın politikalarında daha özerk bir yapı oluşturulmuş olur. Resmi ulus dilinin, faklılıkların kurumsallaşarak fertlerin birbirine yabancılaşmasını önleyici ve toplumu birleştirici rolü açıktır. Bunun yanı sıra, resmi ve özel kanalların tümünde, Anadolu’daki dil ve kültürlerin kendini temsili konusundaki fiili engeller ortadan kaldırılarak, önyargılardan uzak bir ortam sağlanabilir. Böylece, var olan sistem içerisinde dahi, bu sorunun çözümüne yönelik adımlar atılabilir.
Son olarak şunu belirtmeliyim ki, çeşitli hesaplarla ve bazı samimiyetsizlikleri içererek gerçekleşmiş olsa da, “Devlet”in ulusal kültüre ve yerel kültürlerin buna katkısına yönelik algılamasının değişimine yol açabilecek bu açılımın, umarım, diğer kültürleri de kapsayacak şekilde düzenlenmesi ile devamı sağlanır ve konu ile ilgili endişeler bertaraf edilebilir. Yoksa, açılacak her yeni kanalla ulusal kültürümüzün bir dokusunu keşfetmeyi bekleyecek olursak, öncelikle zihinlerimizde katetmemiz gereken daha çok yol var demektir.
¹ http://www.lazebura.net/content/view/265/1837/
² http://www.ntvmsnbc.com/news/225198.asp
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)