Yazar Arşivi: Melih DURUKAN

Mikro-Milliyetçiliğe Kaldığımız Yerden Devam

mikro milliyetçiliğe kaldığımız yerden devam

Ülkece sıkıntılı günler geçiriyoruz. Şehrin göbeğinde patlayan bombalar, terör saldırıları, operasyonlar, şehitler, deprem… Yaşananlar toplumu kimi zaman bölücü kimi zaman birleştirici etkiler yaratıyor. Siyasilerden değerlendirmeler dinliyoruz. Tepki duyuyoruz, destek veriyoruz.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 9.0/10 (9 votes cast)

Bir Garip Bakan

bir garip bakan

Kamuoyunda bir “ucube” tartışması almış başını gidiyor. Tartışma, Başbakan’ın Kars’ta Heykeltraş Mehmet Aksoy’un eseri “İnsanlık Anıtı” için sarf ettiği “Hasan Harakani’nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler. Oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkârane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Terör Güncesi

teror_guncesi

Artan terör olayları ve peş peşe verdiğimiz şehitler ile günlük yaşamımızdan irkilerek uyanmış durumdayız. Üstelik bu yaşananlar, kanıksadığımız türden mayın haberleri değil. Üs baskını, bombalı saldırı… Yani terör örgütü aktif duruma geçmiş, bizi dehşete sürüklüyor. Her şeyi bir kenara bıraktık, milletçe her gün şehit cenazesi kaldırıyor, ardından yas tutuyoruz.

Terör uzmanları, yaşananların Barzani görüşmesi sonrasına denk gelmesine dikkat çekiyor ve PKK’nın varlığını ispat etme çabası içine girdiğini belirtiyor.

Başbakan Erdoğan, içimizi kıyım kıyım eden, kaderci, sorumluluktan kaçan yaklaşımını yine sergiliyor, ‘askerliğin yan gelip yatma yeri olmadığını’ bize hatırlatıyor. Sanki başka sorumluluk üstlenmesi gereken bir irade varmış gibi, yaşananların hükümetine fatura edilmesine köpürüyor. Bu yaşanan acıların günlük politikalara alet edilmemesi gerektiğini dile getiriyor, ancak muhalefeti ve basını terör örgütünün amaçlarına hizmet etmekle suçlayarak, bu beklentisini kendisi boşa çıkarıyor.

Hükümetin önde gelenlerinden (önce Hüseyin Çelik, şimdi de Başbakan),  taşeron savını sıklıkla duyuyoruz. Konuşanların, yanımızdaki arkadaşımız değil de, çok sevdikleri Milli İrade’yi bilgi ve belgelerle aydınlatması gereken sorumlular olduğunu görünce daha da şaşırıyoruz.

Ana muhalefet, bundan önce olduğu gibi bugün de, çözüme katkıda bulunmaktan ziyade, “büyük sorun”un iktidarı götürmesini beklermişçesine ‘sihirli değneği’nin varlığından dem vuruyor. Sayın Kılıçdaroğlu’nun yine 89 raporundan bahsedeceğini baygın ve korkulu gözlerle beklerken, ağzından partisinin çapını zorlayacak kelimeler duyuyoruz. Sonu, ‘Dersim Çıkışı’ gibi mi olacak sorusu zihnimizi kuşatıyor.

Ortanca muhalefetimiz ise muhteşem formülünü açıklıyor: OHAL. Terör örgütünün sıkıyönetimlerden, OHAL’lerden nasıl beslendiğini bilmiyormuşuz gibi, acımızın üstüne bizi bir de salak yerine koyuyor.  İktidarın eline yüzüne bulaştırdığı açılımı parçalanma projesi olarak tarif ederek, temsil ettiği çizgiyi terörün ne kadar şahinleştirdiğini ortaya koyuyor.

Yerine göre mağdur, yerine göre şahin kesilen en ufak muhalefetimizden ise, 17 yaşındaki gencimizin acısını yüreklerinde hissettiklerini öğreniyoruz. Şehitlerimizi usta hamlelerle es geçmelerinden de anlıyoruz ki, onlar bu yaşananları çoktandır bir iç savaş olarak görmektedirler. Buse de kendileri için bir iş kazası oluveriyor herhalde. Nasıl “Bu ülkede Kürt kökenliler istedikleri her makama gelebildiler, başbakan hatta cumhurbaşkanı bile oldular” edebiyatı bunalttıysa bizleri, kendilerinin “Kürt kimliği üzerindeki baskılar bitsin, zamanında yapılanların sonucudur bu yaşananlar” tarzından çözümsüzlük söylemleri de anlamsızlaşıyor zaman geçtikçe.

Derken, umudumuzu yeşertiyoruz yine. ‘İyi şeyler’ müjdesi veren Cumhurbaşkanımız fısıldıyor köşesinden ne de olsa, “Terör elbet bitecek” diye.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Şarkılarla Geçti Aramızdan

kazimkoyuncu

Bu yazıyı bir borç olarak algılayabiliriz. Zamanı dar kalıplara sığdırmak zorunda kaldığımız bir dönemde, uzaktan geçip giden bir yıldızın hayat hikayesine, ucundan da olsa ortak olabilmenin yarattığı sorumluluk duygusu olarak ya da…

Bugün, 25 Haziran, henüz 33 yaşında kaybettiğimiz sanatçı Kazım Koyuncu’nun ölümünün 4. yıldönümü.

Kazım Koyuncu inandığı şeyler uğruna yaşayan, kendine özgü bir sanatçıydı. O, sanatçının aydın sorumluluğu taşıyan birisi olduğuna inananlar sınıfındandı. Tıpkı Ahmet Kaya gibi, Cem Karaca gibi, Zülfü Livaneli gibi…

Beğensek de beğenmesek de, desteklesek de desteklemesek de, o, etrafında olan bazı şeylerin farkındaydı ve birlikte yaşadığı toplumda da kendince bir farkındalık yaratmaya çalışıyordu.

Nükleer enerji kullanmak isterken doğayı hesaba katmayanlara, binlerce yıl deniziyle kucak kucağa yaşamış bir toplumun dalgalarıyla dillere destan yarenliğine aşılmaz duvarlar örmeye çalışanlara karşı çıkıyordu. Karadeniz Sahil Yolu’na karşı, Çernobil’den ders almayanlara karşı horona duruyor, sevenlerini de saflarına davet ediyordu.

Hiçbir zaman popüler olmak gibi bir kaygısı yoktu, ancak yersiz kibir sahibi de değildi. “Beni herkes tanıyabilir, asıl benim için önemli olan beni böyle, olduğum gibi bilenlerdir” derdi.

Kendini devrimci olarak nitelendiriyordu. Devrimi düşünmekten, düşlemekten bahsederken bunu bir yaşam tarzı olarak nitelendiriyordu. Yaşamında devrimi düşünen ve ondan yana olan birinin ona göre yürüyeceğini, ona göre bakkala gideceğini, ona göre nefes alabileceğini, ona göre hayat ile ilişki kurabileceğini ifade ederdi.

Dünyaya geldiği, yaşadığı, soluduğu toprakları, olduğu gibi saf, el değmeden yansıtmak gibi bir çaba içerisine de girmişti. Doğup büyüdüğü yerlerde varlığını sürdürmeye çalışan kültürlere kucak açmayı, onların yaşama olanağının sınırlarını zorlamayı kendine borç bilmişti. Sıradan ve basmakalıp bir mikro-milliyetçilikten öte, gerçekten çabalayan, üreten ve yaptıklarıyla ön planda olan bir anlayışı sergiliyordu. Yaşadığı dönemde, gerçek Karadeniz kültürünün tüm farklı renk ve dokularıyla Türkiye’ye ve tüm dünyaya tanıtımındaki etkisi göz ardı edilemezdi.

Derken bir gün gerçekten savaşımını verdiği bir davanın ortasında kendini buluverdi. Karadeniz’de artan kanser vakalarının bir örneği oluvermişti. Dönemin doktorları Çernobil olduktan hemen sonra benzer şikayetlerle gelenleri gördüklerinde “Bugün tek tek geliyorlar, ancak 20 yıl sonra kamyonlarla gelecekler” diyorlardı. Kazım da bir kamyona binmişti işte şimdi.  Halbuki devletin bakanı önlem almamanın aymazlığını, ekranlarda çay içerek taçlandırıyordu o yıllarda. Hastayken de bu konuda bildiğini söylemekten, çalmaktan geri durmadı. Sonunda 2005 yılının bir haziran sabahında hayata gözlerini yumdu.

Ülkemizde halkın gözünde sanatçı kimlikleriyle yer etmiş kimselerin toplum duyarlılığına etki etmesinin, sanatçıların da bir şekilde yaşananlarla ilgili tavır göstermesi gerektiğine inananlardanım. Kazım Koyuncu’nun öneminin de bu bağlamda dikkate alınması gerekiyor bence, özellikle de ‘sanatçı’ kimliğinin sıklıkla tartışma konusu haline geldiği göz önüne alınırsa.

Son sözü kendisine bırakalım:

Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar ‘a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Çe” Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Bu Dünyadan Türkan Saylan Geçti

saylan

Türkan Saylan’ı 18 Mayıs günü sabaha karşı kaybettik. Türkiye çağdaşlaşmanın en önemli neferini kaybetti. Yaptığı çalışmaların arkasından hissedilenleri satırlara sığdırmak ise gerçekten çok güç.

Cüzam hastalığının bu topraklardan silinmesine olan katkısı, toplumdan soyutlanmış, korkulan hastaları tekrar topluma kazandırması, fırsat eşitsizliğinin kurbanı çocukları çağdaş eğitime kavuşturması… Saymakla bitmeyecek, ancak kendisinin yaşamına cömertçe sığdırdığı bu çabaları yazmaya köşeler yetmez elbette.

Hayatının çok önemli bir bölümünü ise Cumhuriyet’in kazanımları ve çağdaşlaşma yolunda “sivil toplum”a adadı. Kendisi tüm yaptıklarının yanında sivil toplumun duayeni olmuştu. Serveti ile yapmıyordu bunu, gönüllü olarak aracılık görevini üstleniyordu. Bu süreçte de “laiklik ve çağdaş yaşam”ın sembolü haline gelmişti.

Bazı kesimlerce, kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve çalışmaları bu anlamda cemaat ve tarikatların çalışma yöntemine rakip olarak görüldü. Bu yüzden sürekli karalama ve saldırılara maruz kaldı. Türkan Saylan ise bıkmadan usanmadan çalışmalarına devam etti ve her platformda bu yıpratma hareketlerine gerekli cevabı verdi.

Aslında bu anlamda Türkan Saylan’ın iftiralara hedef olması anlaşılabilir bir şey. Çünkü Türkan Hoca çok zor bir şeyi başarmak için yola çıkmıştı. “Köy Enstitüleri fikrinin yarım bıraktığı ideali tamamlama” gibi bir amaca sivil toplum aracılığı ile ulaşmaya çabalıyordu.

Ancak kendisinin darbeci suçlamalarına maruz kalması ve yaşamının son günlerinde ekranlara çıkıp hiçbir zaman darbe taraftarı, destekçisi olmadığını, her zaman “ne şeriat ne darbe” söylemi ile hareket ettiğini ifade etmek durumunda kalması çok trajik bir olaydı. Çünkü Türkan Saylan’ın darbeci olması, kendisini inkâr etmek olacaktı. Çünkü Türkan Saylan sivil toplumu mücadele yolu olarak seçmişti, sivil toplumun en önemli temsilcisi idi. Üstelik sırf bu yüzden, kendini Atatürkçü olarak ifade eden bazı kesimlerle arası açılmıştı. Bu anlamda Türkan Hoca’yı darbeci olarak göstermek, olsa olsa Köy Enstitüleri’ni gericilikle, feodal düzen savunucusu olmakla suçlamak gibi bir şey olabilirdi. Bugün baktığımızda, Hasan Celal Güzel Radikal’de yayınlanan 19 Mayıs tarihli yazısında hâlâ ÇYDD’yi paramiliter örgüt olarak tanımlayabiliyor. Türkan Saylan gibi birinin ve onun temsil ettiği hareketin, İsmet Berkan’ın deyimiyle “oturduğu yerden şikayet eden, ‘Altın Çağ’ olduğunu düşündükleri Atatürk Çağı’na bizi geri götürmesi için askerin ağzına bakanlar”dan olmadığını ispatlamak için daha ne yapması gerektiğini gerçekten merak ediyorum.

Bu dünyadan Türkan Saylan geçti, ardında dolu dolu bir yaşam ve mücadele örneği bırakarak. Türk sivil toplum hayatı, yeri kolay kolay doldurulamayacak bir boşlukla baş başa artık.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Sen Ankara’sın, İyi Düşün!

melih_gokcek2

Seçime az bir süre kala yarış iyice kızıştı. Bu arada hem liderlerin hem de yerel yönetici adaylarının sinirlerinin iyice gerildiğini gözlemekteyiz. Bir süredir kamuoyunda AKP’nin Ankara Belediye Başkan Adayı Melih Gökçek’in CNN TÜRK Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Birand ve Star Haber Grup Başkanı Uğur Dündar’ı açıkça tehdit etmesi konuşuluyor. Melih Gökçek, geçtiğimiz hafta sonu Ankara Sincan’da yapılan AKP mitingi sırasında, bu kişilerin sorumlu olduklarını düşündüğü programlarda kendisi ile ilgili iftiralarda bulunulduğunu ve yalan haberlerin yayınlandığını iddia ederek, “Kanallarından bana iftira atıyorlar. Seçimlerden sonra onlara Türkiye’yi dar etmezsem bana yazıklar olsun” ifadelerini kullanmıştı. Uğur Dündar ile Mehmet Ali Birand da sırayla bu açıklamalara cevap vererek Gökçek’ten korkmadıklarını, Gökçek’in tehditlerinin bazılarınca ciddiye alınması durumunda Gökçek’in bunun vebalinden kurtulamayacağını belirttiler.

Sinirlerinin gerginliği konusunda Gökçek’in durumu aslında biraz farklı ve daha eskiye dayanıyor. 2007 yazında ülkenin başkentinde yaşanan su sıkıntısı sırasında aldığı eleştiriler ve bu konudaki eleştirilere cevap verme noktasında yalnız kalması, ODTÜ ve ODTÜ’lülerle girdiği tartışma, Kılıçdaroğlu kapışması ve oradaki üslubunun yarattığı tepkiler, parti teşkilatı ile arasının açık olduğu yönündeki iddialar, kendisinin belediye başkan adaylığının uzun süre parti yönetimince ilan edil(e)memiş(!) olması, tam da seçim döneminde Mehmet Ali Birand’ın tabiriyle “yolsuzluklarıyla ilgili yağmur gibi gelen, belgeli iddialar”, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok’un adaylıktan çekilmesine kadar olan süreçte yaşananlar ve Altınok’un kendisi ile ilgili söylediği sözler… Tüm bunların kabarıklaştırdığı dosyada bir de tehdit tartışması eksikti doğrusu.

Aslında bu tehdit ve cezalandırma olayları çok çeşitli zamanlarda çeşitli şekillerde gündeme gelebiliyor. Bir belediye başkanı kendisine oy vermeyen bir beldesinin işlerini aksatabiliyor ya da başlarına olmadık işler açabiliyor; hükümette bulunan parti de yerel yönetimlerini devretmedikleri takdirde o yerleşim birimlerine ayrımcılık yapabileceğini açıkça beyan edebiliyor. Bu olayların örneklerini Melih Gökçek’in ODTÜ ile girdiği tartışmalarda, en kibar tabiriyle ODTÜ’yü yıkma düşüncesini dile getirmesinde ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in yönetimleri AKP’de bulunmayan belediyeleri, projelerinin hayata geçirilmesinde güçlük yaşayacaklarını belirterek, açıkça tehdit etmesinde gözlemledik.

Seçim için son düzlüğe çıkıldı ve yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Ankara’da seçimin Gökçek için önceki yıllardaki gibi kolay geçmeyeceği anlaşılıyor. Bu sebepten olsa gerek Gökçek, adına gölge düşüreceğini, oyunu etkileyebileceğini düşündüğü her gelişmeden sorumlu tuttuklarını tehdit ediyor, hakaret yağmuruna tutuyor. Gazetecilik mesleğinin gereklerini yerine getirmeye çalışan kişileri eleştirmek ile onları tehdit etmek arasındaki farkın Gökçek’in kişiliğinde ve tartışma anlayışında ipuçlarını vermekte olduğunu düşünüyorum. Hatırlayacak olursak Uğur Dündar, Dengir Mir Mehmet Fırat ile Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki tartışmayı da yönetmişti ve kamuoyunca tartışmanın kazananı olarak görülmüş, çok başarılı bulunmuştu. Ancak tartışan kişilerden biri değişip yerine Melih Gökçek geldiğinde ise oturumu yönetmekten çok Gökçek’in yarattığı sinir harbiyle mücadele etmek zorunda kalmış, sonrasında ise Melih Gökçek’in gazabından kendisini kurtaramamıştı. Yine katıldığı bir televizyon programında, MHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş’ın iddialı çalışmaları ve estirdiği fırtına nedeniyle, kendisini sağı bölen kişi olarak tanımlayıp “Ben AK Parti’den aday olmadan önce bu seçimlerle ilgili tereddütüm olsaydı ve bir bölen konumunda Ankara’nın sola teslim edileceğini bilseydim samimiyetle söylüyorum aday olmazdım. Bırakırdım Mansur Bey’e buyursun alsın ama realite var ve bu gerçeklerle bu kadar asılınması biraz tuhaf.” ifadesinde bulunmuş ve Mansur Yavaş’ı çekilmeye davet etmiş. Büyükşehir Belediyesi’ni yöneten ve yönetmeye aday olan birinin farklı eğilimlere böyle düşmanca, cephe mantığı ile yaklaşması ve seçimi böyle basit hesaplara dayandırarak anti-demokratik tavır takınması da hayli düşündürücü bir durum.

Seçim yarışında artık son sözü seçmen söyleyecek. Ankara’nın 5 yıl daha Gökçek ile devam edip etmeyeceğini kısa bir zaman sonra göreceğiz. Ancak Melih Gökçek’in bu süreçteki hırsı ve çevreye yaydığı olumsuz hava akıllardan hiç silinmeyecek gibi gözüküyor. Gökçek’in tehditlerinden gazetecilerin pek de etkileneceğini düşünmüyorum, aynen Başbakan’ın boykot çağrılarına rağmen Doğan Yayın Grubu gazetelerinin satışlarının pek etkilenmemesi gibi. Ancak seçmenin ayağını denk alması gerekebilir; ne de olsa seçim gider, yöneticiler kalır. Hele bir de Melih Gökçek’in estirdiği terör havası vatandaşa yönelirse, sıkıntılı günler yaşayabilirler. O yüzden hatırlamakta fayda var: “Sen Ankara’sın, iyi düşün!”

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

TRT Şeş: Kürtlerin Keşfi

kurtce6

Bilindiği gibi TRT, 2009’a TRT 6 adı altında Kürtçe yayın yapan bir kanal ile merhaba dedi. Bu karar ile Kürtçe TRT tarafından resmen tanınmış oldu. Bu, toplumun çeşitli kesimlerince uzun süre tartışıldı. Yapılan şey, Türkiye’deki çok önemli bir soruna “Devlet” tarafından yeni bir bakış açısı getirdiği için de uzun süre gündemden düşmeyecek gibi gözüküyor.

Öncelikle, Türkiye’deki her vatandaşın anadilini yaşayıp, yaşatabilmesinden yana olduğumu belirtmek isterim. Yerel ve etnik kültürlerin her birinin ülkemizin ulusal kültürünün birer parçası olduğunu, bunların yaşamasının ve gelişmesinin, vatan olarak Anadolu’nun ve dolayısıyla Cumhuriyet’in yaşamasını, güçlü olmasını sağlayacağını düşünürüm. Ancak bu açılımı, Cengiz Çandar ya da İsmet Berkan gibi devrim niteliğinde bir gelişme yerine, günü kurtarma mantığı ile hareket eden bir siyasetin ürünü olarak görmekteyim.

Türkiye’de, kimilerince Doğu – Güneydoğu sorunu, kimilerince Kürt sorunu olarak nitelenen ve terör olgusu ile birlikte, yaklaşık son 30 yılda bambaşka bir boyut kazanmış olan bir büyük sorunun dışında, genel olarak bir kimlik sorunun da varlığına inananlardanım. Günümüzde sadece Kürtçe ve Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilgili bir durummuş gibi gözükse de, bu sorun elbette Kürtlere özgü bir durum değil. Kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğradığını, sorun yaşadığını düşünen ya da genel olarak bu sorunları gündeme getirmeye çalışan, farklı kökenlere mensup vatandaşlarımız oldu, olmaya da devam ediyor. Anadilde yayın yapma konusu da, bu duyarlılığı gösteren kesimlerin gerekli gördükleri bir şeydi. Bu açılım, birçok kesimin isteğinin hayata geçirilmesi bakımından önemli bir gelişme oldu. Ayrıca, 80’li yıllarda hapishane duvarlarında “Türkçe konuş, çok konuş” yazan; Kürtlerin dağ Türkleri olduğunu, Kürt kelimesinin “kart, kurt” sesinden türediğini iddia ederek, ilginç bir bilimsel açıklama yapma gereksinimi duyan; henüz on yıl önce, Kürtçe şarkı söylemek ve buna klip çekmek istediğini yüksek sesle dile getirdiği için linç kampanyasına maruz kalan bir sanatçısını önce koruyamayan, sonra da vatandaşlıktan çıkarmaya uğraşan bir “Devlet”in, resmi kanallarından bir tanesinde Kürtçe yayın yapmakla, Kürtlere ve Kürtçe’ye bakış açısına yepyeni bir boyut kazandırmayı hedeflediğini kabul etmemiz gerek. Bu arada bu açılımın diğer kanallara yönelik olası yan etkilerini ( farklı dil ve lehçelerde müzik ya da program yayını gibi ) de göz ardı etmememiz gerekiyor.

Fakat bu açılımın yöntemi böyle mi olmalıydı, burada kafamda oluşan soru işaretlerini paylaşmak istiyorum. TRT bünyesinde ayrı bir kanal açılarak; Kürtlere, gürültü ederek kafa şişirmesinler diye büyüklerin yanında, masada değil de yer sofrasında yemek yedirilen çocuklara yapıldığı gibi bir muamele yapılmasının, onların kendi dillerini devletin öngördüğü şartlarda konuşmaları için farlı bir platforma ihtiyaç duyulmasının, yapılan açılımdaki olası samimiyetin üzerine gölge düşürdüğü kanaatindeyim. Bunun, yılbaşından hemen önce ve sonra, sanki “Kürt kökenli vatandaşlarımız daha önce uzayda yaşıyormuş da, 2009’da Türkiye’ye iniş yapacaklarmış” havasında, “Kürtleri biz bulduk, yaşasın!” şeklinde gerçekleştirilmesinin de, ayrıca yapay ve samimiyetsiz bir ortam yarattığını ifade etmek isterim. Bu noktada aklıma gelen sorular şunlar: isteyen bir kişi TRT 1’de Kürtçe konuşamaz mı, konuşacağı zaman TRT 6 stüdyolarına mı geçmesi gerekir? Örneğin, Anadolu’da konuşulan dil ve kültürlerin ortak bir çalışması ile Eurovision Şarkı Yarışması’na katılım sağlansaydı, daha yürekli ve samimi bir adım atılmış olmaz mıydı? Kürtçe bir azınlık dili midir, Anadolu’da yaşayan ve ulusal kültürü oluşturan temel unsurlardan biri midir? Yine anadilde yayın yapmak bir hizmet midir, özgürlük müdür? Yapılacak pozitif ayrımcılığın şekli böyle mi olmalıdır?

İşin bir başka yanı da, bu şekilde anadilde yayın yapma serbestisi sadece Kürtlere özgü bir durummuş izleniminin yaratılmasıdır. Farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması ile ilgili düzenleme Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde alınmış bir karar olup tüm yerel kültürleri kapsamak hedefindedir. Bu ülkede kültürlerin yaşaması sorunu sadece Kürtler için geçerli bir durum değildir. Kaldı ki, TRT’nin bürokratik zihniyeti kendini burada da göstermiş ve Laz sanatçı Birol Topaloğlu’nun katıldığı bir programda, AB uyum yasaları çerçevesince yayın yapılmasına izin verilen diller arasında Lazca olmadığı gerekçesiyle, sanatçının Lazca şarkı söylemesine izin verilmemişti.¹ Bu noktada yapılan bu açılım, kimlik sorununun çözümüne yönelik, iktidar yetkililerince dillerden düşürülmeyen “Farklılıklarımız, zenginliğimizdir” anlayışının uzantısı genel bir yaklaşımdan öte; seçimin de yaklaşmasının etkisiyle son günlerde iyice hız kazanan, DTP ile girişilmiş Diyarbakır savaşlarındakine benzer hırs dolu politikanın ürünü niteliğini taşımaktadır. Acaba AKP de DTP gibi, toplumu iki milletli bir yapıda mı görmektedir?

Yapılan açılımın zamanlamasının da dikkatlerden kaçmadığını belirtmekte fayda var. AB’ye uyum yasaları doğrultusunda yapılan düzenlemelerin yürürlüğe giriş tarihi 2003 yazını göstermekte.² Bu açılım için beş buçuk yıl beklenmesinde, bu süreç içerisinde DTP’nin mecliste grup kurmasının etkili olup olmadığını kesin olarak bilemeyeceğiz. Ancak 2009’a bu açılımla girmemizi anlamaya çalışırken, meclisin bu aritmetiğinin yanı sıra, önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimleri de hesaba katmamız yerinde olacaktır.

Peki ne, nasıl yapılmalı? Öncelikle bu samimiyetsiz durum yerine, anadilde yayın yapma konusunda, özgürlükler önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bu amaçla, gelen talepler doğrultusunda farklı dil ve lehçelerde özel kanallar açılması için teşvik politikaları uygulanabilir, Anadolu’daki kültürlerin devamına ve dolayısıyla ulusal kültüre hizmet edecek etnik yayın yapan kanallara pozitif ayrımcılık uygulanabilir. Böylesi durumların, özel teşebbüse bırakıldığında yaşama şansını oldukça yitireceği doğrudur, ancak bahsettiğim uygulanabilecek bazı pozitif ayrımcılık politikaları ile bunun önüne geçilebilir. Örneğin, etnik yayın yapacak kanallara verilecek reklamların şirketlerin vergilerinden düşürülmesi, söz konusu kanallara ulusal frekans aralığı verilmesi konusunda kolaylıklar sağlanması gibi uygulamalar bu bağlamda etkili olabilir. Kendi içindeki yanlışlıklarına rağmen, zaten mevcut olan denetim mekanizması ile de, “Devlet”e bu konuda, uygulayıcı ve hâkim olma yerine denetleyici ve teşvik edici özellikleri kazandırılabilir. Bu arada, bu yöntemle açılacak kanallar ve izlenecek yayın politikalarında daha özerk bir yapı oluşturulmuş olur. Resmi ulus dilinin, faklılıkların kurumsallaşarak fertlerin birbirine yabancılaşmasını önleyici ve toplumu birleştirici rolü açıktır. Bunun yanı sıra, resmi ve özel kanalların tümünde, Anadolu’daki dil ve kültürlerin kendini temsili konusundaki fiili engeller ortadan kaldırılarak, önyargılardan uzak bir ortam sağlanabilir. Böylece, var olan sistem içerisinde dahi, bu sorunun çözümüne yönelik adımlar atılabilir.

Son olarak şunu belirtmeliyim ki, çeşitli hesaplarla ve bazı samimiyetsizlikleri içererek gerçekleşmiş olsa da, “Devlet”in ulusal kültüre ve yerel kültürlerin buna katkısına yönelik algılamasının değişimine yol açabilecek bu açılımın, umarım, diğer kültürleri de kapsayacak şekilde düzenlenmesi ile devamı sağlanır ve konu ile ilgili endişeler bertaraf edilebilir. Yoksa, açılacak her yeni kanalla ulusal kültürümüzün bir dokusunu keşfetmeyi bekleyecek olursak, öncelikle zihinlerimizde katetmemiz gereken daha çok yol var demektir.

¹ http://www.lazebura.net/content/view/265/1837/

² http://www.ntvmsnbc.com/news/225198.asp

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Vallahi Müslüman ve Türk’üm

aritman_canan2

2008’i geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde, gündem geçtiğimiz hafta içerisinde yaşanan ve bu haftaya da sarkan bazı gelişmeler sonucunda, Ermeni sorununa ve buna yönelik farklı bakış açılarına kitlenmiş durumda. Ancak yaşanan son gelişme, olaylara bambaşka bir boyut kattı ve kaleme alınan bu yazının da asıl amacını oluşturdu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, kendisi için Ermeni olduğunu ima eden bir açıklamada bulunan CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’a cevap verme gereksinimi hissederek yaptığı açılamanın tartışmaları da beraberinde getirecek nitelikte olduğunu düşünmekteyim.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Cumhurbaşkanlığı’nın Yaşar Kemal Açılımı

yasar_kemal

Gündem ekonomik kriz ve partilerin yerel seçim hazırlıkları ile meşgul olduğu sırada geçtiğimiz hafta içerisinde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri bir günlüğüne de olsa gündemin ilk sırasında kendine yer buldu. Ödüller üç alanda verildi. Mimari dalında Turgut Cansever’e, edebiyat dalında Yaşar Kemal’e, müzik dalında Alaeddin Yavaşça’ya verildi. Aslında olayın önemini arttıran gelişme, daha önce “Devleti affetmeyeceğim” diyen Yaşar Kemal’in ödülü kabul etmiş olmasıydı. Devlet bir anlamda bu şekilde usta kalemden özür diliyordu.

Öncelikle Yaşar Kemal’in, Cumhurbaşkanlığı gibi devletin en üst temsil organından böyle bir ödül almış olmasını çok olumlu bulduğumu belirtmek isterim. Kaleminin, Türkiye’yi Nobel Edebiyat Ödülü’nde de temsil etmesi gerektiğine inananlardanım. Ancak şunu kabul etmemiz gerekir ki Yaşar Kemal salt bir edebiyat yazarı değil, yaşadığı dönemi ve toplumu derinden etkileyebilmiş bir düşün insanıdır. Birçok kesim tarafından ideolog olarak da algılanabilecek bir etkiye sahiptir. Ayrıca yazdıklarıyla, söyledikleriyle toplumsal barışı teminatı ve devamı konularının ülkemizde sembolleşmiş isimlerinden birisidir. Bu noktada DTP’nin bir zamanlar gündeme getirdiği akil adam projesinin de ilk akla getirdiği isimlerden olduğunu da belirtmemiz gerekir. Hafta içi yaşanan bu gelişme, bu hususların Devlet tarafından kabulü olarak yorumlanabilir. Olayın zamanlamasının da çok önemli olduğu dikkatlerden kaçmamalı. Ülkenin sağduyuya ve toplumsal barışın devamı konusundaki hassasiyete oldukça ihtiyaç duyduğu bir dönemde, böylesine önemli bir şahsiyete onur verici bir yaklaşım içine girilmesinin takdir edilmesi gereken bir gelişme olduğunu düşünmekteyim. Ancak bunun sadece Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kişisel bir girişimi olarak görmemek gerekir. Bunun, AKP’nin ilk iktidar döneminden beri takip ettiği bir politika çizgisi olduğu kanaatindeyim. Parti bu şekilde makyaj yapmayı seviyor ve bence bu konuda oldukça başarılı da oluyorlar. Yaşar Kemal gibi bir ismi “Devlet” ile barıştırmanın uzun yıllar hafızalarda kalacak bir başarı olduğunu kabul etmek gerekir.

Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın bizzat seçilmiş cümlelerden oluşan özür metninin de önemini vurgulamakta fayda var. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın “evrensel ve toplumsal barış ile ilgili olarak yapmış olduğu çağrı ve uyarıların zamanında ve yeterince dikkate alınmamış olması”nın yazarı üzmüş olabileceğini belirtmesi, yazarın bu ödüle layık görülmesine daha bir anlam katmakta ve girişimin bir anlamda amacını veren ipuçlarını içermekte.

Olayın Yaşar Kemal tarafına da değinmek gerekirse; yazarın Cumhurbaşkanlığı tarafından ödüle layık görülmesi gibi, Yaşar Kemal’in bu ödülü kabul etmesinin de günümüz Türkiye’sine vereceği mesaj açısından çok büyük bir etkisi olacağını düşünüyorum. Zaten Yaşar Kemal ödülü kabul etmesindeki gerekçeyi belirtirken de buna değinmişti: “Bu ödülün bana verilmesini Türkiye’de siyasal duruşun, barış ve insan hakları mücadelesinin dışlanmaması konusunun ve toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak görmek istiyorum. Bu ödülün siyaset ve partilerüstü bir kurum olan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilmesi bu açıdan ümidimi güçlendiriyor”.

Yaşar Kemal ödülü alırken yaptığı konuşmada da yazdıklarıyla hep barış yanlısı bir tutumu okuyucularına aşılamak istediğini ve eğitimin insanlık tarihinde barışa çok büyük etki yaptığını düşündüğünü ifade etti. Konuşmasının benim en çok ilgimi çeken kısmı ise Köy Enstitüleri ile ilgili olanıydı. Yaşar Kemal’in “Cumhuriyet dönemiyle birlikte kültürümüze, dilimize dönmeyi öğrendik. Halkevleri ve köy enstitülerinin kurulması bize yardım etti. Bugünkü yeryüzünün eğitim düzeni düzen değil. Böyle bir düzen olmamalı. Bugünkü eğitimle barış da olmaz. Hiroşima’ya atom bombası atılmasını imzalayan ABD Başkanı da bu okullardan gelmiştir. Bu okullar zulüm okullarıdır. Köy enstitüleri dünyadaki en iyi başlangıçlardan biriydi. İnsanlık bir gün mecbur olacak, tutacak bu düzeni. Bu, gelecekte dünyayı gerçek insanlığa kavuşturacak tek düzendir” sözlerinin tarihe geçecek cinsten olduğunu düşünmekteyim. Bu ifadeler, büyük bir yazarın bir toplumun tarihine yaptığı önemli bir değerlendirme olduğu gibi, zamanında Köy Enstitüleri’ne karşı en büyük muhalefeti ve direnci göstererek kapatılmasında başat rolü üstlenen bir zihniyetin günümüzdeki uzantılarının – ki o çizginin mirasçısı olduklarını kendileri iddia ediyor – yüzüne söylenmesinden ötürü de böyle bir nitelik taşımaktadır.

Sonuç olarak Devlet, hem de çok önemli bir zamanda, bir değerli şahsiyetiyle barıştı. Bunun, Cumhurbaşkanlığı makamı her ne kadar partilerüstü ve tarafsız bir kurum olarak değerlendirilse de, AKP çizgisinin mihenk taşlarından birinin cumhurbaşkanlığında gerçekleşmesinin bu görüşün bir politikası hakkında fikir verebilecek bir özelliğe sahip görünmektedir. Kaldı ki bu ödül, parti ile doğrudan ilişkilendirilebilecek bir kurum tarafından verilse hem böylesine bir etki yapmazdı, hem de Yaşar Kemal tarafından kabul edilmeyebilirdi. Yaşanan gelişme, zor günler geçirdiği düşünülen ve yakında gerçekleşecek bir seçimle önemli bir imtihan verecek olan parti politikasına nefes aldırabilecek bir etkiye sahip olmasını da atlamamak gerekiyor. Hangi düşünce temsilcisinin önderliğinde gerçekleşirse gerçekleşsin, bu gibi adımların Türk siyasetine ve toplumsal yaşamına çok önemli katkılar yapacağını, öncülerininse haklı bir başarıyla anılması gerektiklerini düşünüyorum. Keşke devlet, Sabahattin Ali gibi, Nazım Hikmet gibi nice değerlerinin de itibarını bir şekilde teslim edebilse, kendi geçmişiyle ve bugünüyle hesaplaşabilmeyi öğrenerek tarihini ve kültürünü güçlendirebilse…

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)

Yaşama Biçilen Değer

kottaslama

“Sizler ölümü beklemek nedir bilir misiniz? Size doktorlar hastalığınızın tedavisi yok, birkaç yıl içinde öleceksiniz demiş midir? Sizler çocuğunuzun gözlerinin içine bakıp onun büyümesine şahitlik edemeyeceğinizi hiç düşündünüz mü? Sizler sırf başkalarına yük olmamak için hemen ölmeyi düşündünüz mü? İşte biz bütün bunları düşünüyoruz. Çünkü ölmeyi kurtuluş olarak görüyoruz. Yaşayışımızı başkalarına yük, kendimizi dışlanmış hissediyoruz. Yani leyleğin atılmış yavruları olduğumuzun kanısına varmışız. Başka yavruların yaşaması için bizim ölmemiz gereklidir.”

Bu satırlar, kot taşlama atölyelerinde kısa bir süre çalıştıktan sonra iki kardeşiyle birlikte tedavisi imkansız slikozis hastalığına yakalanan, Bingöl Karlıova Taşlıçay Köyü’nden Abdülhalim Demir’e ait. Ülkemizde sıkça işçi ölümleri yaşanırken öldüren iş kollarına bir yenisi daha eklendi: Kot taşlama. Bir süredir çeşitli gazeteler ve internet siteleri konuya ilgi çekmeye çalıştı, ancak yine de gündemde pek yer bulamadı kendisine bu yeni öldüren iş kolumuz. Bu arada can kayıpları hızla devam ediyor.

Kotlara eski görünümü vermek için yapılan kot taşlama işlemi, kum ve küçük taş parçalarının kuru hava kompresörleriyle kot yüzeylerine püskürtülerek kotun aşındırılması şeklinde gerçekleştiriliyor. Bu arada işçiler tarafından solunan kum akciğerlere yapışıyor. Bu yapışan kumlar da çalışan kişide silikozis hastalığına yol açıyor. Aslında bu hastalık madencilerde, uzun süreç sonunda olurmuş. Ancak kot taşlama işinde çalışanlar daha çok toza maruz kaldıkları için genç yaşta, hatta birkaç aylık bir çalışma sonucu bu hastalığa yakalanıyorlar. İşin ürkütücü yanı ise, hastalık önlenebilir ancak yakalanıldığında tedavisi mümkün değil.

Dünyada makinelerle yapılan bu iş Türkiye’de ucuz olduğu için elle yapılıyor. İşlem sırasında kullanılan maskeler ve önlemler yetersiz. Bu işlemin yapıldığı atölyelerin çoğu ruhsatsız ve çalıştırılanlar sigortasız. Çalışan profilini genelde taşra kesimlerden İstanbul’a gelen gençlerin oluşturduğu kot taşlama işlemi sırasında hastalığa yakalananların birçoğu, yakalandıkları amansız hastalığı askere gittiklerinde aldıkları çürük raporu neticesinde öğreniyorlarmış. Birçok hastanın adresi aynı köy, hatta aynı ev olabiliyormuş.

Ne yazık ki Türkiye işçi hakları konusunda oldukça duyarsız bir ülke. Henüz geçtiğimiz ağustos ayında, Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki bir tersanede, geminin test edilmek istenen filikasına kum torbaları yerine 19 işçi bindirilmesi sonucu 3 işçi hayatını kaybetmiş, 1’i ağır 16 işçi de yaralanmıştı. Filika cinayeti sonrası, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik esip gürlemiş, artık sıkça işçi ölümlerinin yaşandığı bu tershanelere olan tahammülün sonuna gelindiğini belirtmişti. Bakan Çelik, “Bu son olay ise olup bitenlerden ders almayan, aymazlığın, ihmalkarlığın bir neticesidir. Bu olayı sıradan iş kazası diye geçiştirmek, ölen işçilerimize ve ailelerine yapılacak olan en büyük haksızlıktır diye düşünüyorum. Böyle bir iş kazası olamaz. Ve bu kabul edilemez bir durumdur” demiş, Tuzla’nın mutlaka tahliye edilmesi gerektiği sonucuna 11 aylık bakanlık tecrübesi ile ulaştığını, bölge ile ilgili radikal kararlar alınacağını belirtmişti. Geçtiğimiz iki aylık süre içinde ise olay sanki hiç yaşanmamış ve Bakan bu sözleri hiç sarfetmemiş gibi davranıldı. Tuzla ilgili ne bir yaptırım ne de somut bir önlem kamuoyunun gündemine yansımadı. Üstüne üstlük tersane açılışları devam etti; hatta açılan tersane sayısındaki artış, iktidarın övünç kaynağı olarak meclis grup toplantılarının  gündeminin baş sıralarındaki yerini aldı.

İktidar partisi, 2007 yılının temmuz ayında, %47’lik gibi büyük bir oy oranıyla ikinci kez iktidara geldi. Bu seçim öncesinde ve alınan netice sonrasında Türkiye’nin geneline hitap edileceği, her kesimin derdi ile muhatap olunacağı gibi bir izlenim yaratılmıştı AKP tarafından. Bu doğrultuda, önce meclis sıralarında sonra da kabinede farklı düşünceleri temsil eden ve geçmişte çok farklı oluşumlar içinde de yer almış isimlere yer verildi. Şimdi akıllara bazı sorular geliyor. AKP’nin sosyal demokratları, toplumcu bilinenleri, geçinenleri neredeler? Bu ölümler hakkında herhangi bir tepkide ya da en azından bir açıklamada bulunamazlar mıydı? Konu ile ilgili bulundukları makamların ve koltukların yetkisini kullanamazlar mıydı? Onları AKP’li olduktan sonra bakanlığa kadar da taşıyan bu kimlikleri değil miydi, bu kimliklerinin hakkını vermeleri gerekmez miydi? Sıradan bir AKP’li olsalardı ya da zaten üyesi bulundukları partinin geleneğinden gelselerdi, şu anda işgal etmekte oldukları mevkide olabilirler miydi? Bu başarıları(!), bu kadar kolay gerçekleşebilir miydi kendileri için? Takdir edilir ki, bakan ya da iktidar partisi milletvekilinin böyle bir konuda yapabilecekleriyle, söylediklerinin ağırlığı ve etkisiyle; bir sivil toplum üyesi, bir gazeteci ya da bir muhalefet partisi temsilcisininki aynı olamaz. Bu gücü kullanmak bu kadar zor muydu, ya da demokratlık, AKPli olmak buna bu kadar engel midir?

Abdülhalim Demir devam ediyor: “Artık bu ülkede bu iş öğrenilmiştir. Şimdi ekonomisi daha düşük Asya ülkelerine taşınıyorlar. Yani oradaki Erhan’lar, Beytullah’lar, Abdulhalim’ler ölüm görevini devir alacaklar. Belki de “efendilerimiz” ölüm takdir-i ilahîdir gözüyle bakıyorlardır. Bizi görmeyişleri bu sebeptendir. Bizler de Allah’ın takdirine inanıyoruz. Ölümün herkes için var olduğunu biliyoruz. Yüreğimizi kanatan ise ölümümüzün zamansız oluşudur. Yirmili otuzlu yaşlarda bir hiç uğruna ölmek kader olmazsa gerek. Belki ölümümüzü engeleyemezsiniz ama ölürken gönlümüzün rahat olmasına, gözümüzün arkada kalmamasına, kırılmış olan kalbimizin onarılmasına sebep olabilirsiniz.” Evet, belki ölümleri engellenemeyebilir. Ama bunun böyle devam etmemesini sağlamak yetkililerin elinde, yaşama hakkının bu ülkede bu kadar değersiz olmaması gerektiğini “yaşayanlar”a göstermek de.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)