Son bir aydır İstanbul’a, dahası Şile’ye gidip Schubert’in Serenad’ı eşliğinde kayalıklardan denize doğru bakmak istiyorum. Denize baktıkça da yıllar önce Şile açıklarında sulara gömülen Struma’nın talihsiz yolcularının çığlıklarını duyar mıyım acaba, diye düşünüyorum. Bu merakımın nedeni son günlerde okuduğum Zülfü Livaneli’nin Serenad’ı. İsmine aldanılıp sadece bir aşk romanı olarak algılanabilecek bu kitap, aslında 2. Dünya Savaşı, Naziler, Yahudi soykırımı, Türkiye’ye gelen Alman bilim adamları, Struma, Kırım Türkleri, Mavi Alay, Ermeniler gibi tarihi konuların yanı sıra, internet gençliği, 2001 krizi, kadınlar, erkekler ve aile ilişkileri gibi çok önemli konulara da yer veriyor. Köstence Limanı’ndan ayrılırken, -Struma gemisi ile birlikte yeni bir yaşama yelken açtıklarını düşünen- “soykırım fırınlarından” güçlükle kurtulabilmiş olan insanlara ait umutların Karadeniz’de nasıl son bulduğunu, “zoraki göçmenlerin” başlarından geçen insanlık dışı olayların hikayesini öğreniyorsunuz. Serenad ise tüm bu olanlara eşlik eden, zamana ve mekâna inat ırk, din, dil gibi sınırlardan arınmış bir aşkın, hüzünlü bir ezgisi olarak yankılanıyor kulağınızda kitap bittiğinde.
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 10.0/10 (10 votes cast)