Kategori Arşivi: Seçtiklerimiz

Hopacılara Bir Tutam Saç

candundar

Dönem dizilerini sevenler:
12 Mart nostaljisi yaşamak ister misiniz?
Yarın Ankara Adliyesi’nde Hopa davasını izlemeye gidin.
Darbe dönemlerinde ne yaşandığını, kitabın nasıl suç unsuru sayıldığını, muhalefeti ezmek için hukukun nasıl kullanıldığını en iyi orada görebilirsiniz.
* * *
Ne olmuştu Hopa’da?
Seçim öncesi Başbakan gittiğinde bir grup, onu ve hidroelektrik santralleri protesto etti. Konvoydaki koruma polisi, atılan taşla yaralandı.
Polis orantısız güçle müdahale etti.
Erdoğan’ın “eşkıya” dediği protestocular arasındaki emekli öğretmen Metin Lokumcu, sıkılan biber gazında kalp krizi geçirerek öldü.
Aynı gün Ankara’da bir protesto yürüyüşü düzenlendi.
Polisin müdahalesiyle iş çatışmaya dönüştü. Onlarca kişi yaralandı. Çoğu öğrenci 54 kişi gözaltına alındı.
* * *
28 kişi için açılan davanın iddianamesi, 1971 “Balyoz” yargılamalarını aratmayacak suçlamalarla dolu…
Sanıklar, “Mahir Çayan’ın lideri olduğu THKP-C örgütünün üyeleri” sayılıyor. Örgütün tarihi anlatılıyor. Bu arada “Ertuğrul Kürkçü adlı terörist”ten de söz ediliyor.
Kürkçü halen Meclis’te milletvekili…
Yani savcılık, “Af çıktı, senin cezan sonuçlarıyla silindi, milletvekili oldun, ama ben unutmadım” demeye getiriyor.
“Legal görünüm altında gerçekleştirilen basın açıklaması, yürüyüş, açık hava toplantısı gibi eylemler”den, “terör faaliyeti” gibi söz ediyor.
Peki onca ev basılıp bunca genç içeri alınmış, evlerinde bomba, silah, mermi vs. mi ele geçirilmiş?
Hayır!
Ama savcılığın tabiriyle “Marks, Engels, Stalin gibi şahısların kitapları…” bulunmuş; 70 model toplatma kararlarıyla…
İddianameyi okurken bir cümleyi anlayamadım:
Ele geçirilen dokümanda; “Nevroz kovanındır de hakkın değil” deniliyormuş.
“Terör kovanı”nı buldular sandım. Ama değilmiş.
“Newroz Kawa’nındır, Dehak’ın değil” yazıyormuş meğer…
Darbe dönemi nostaljisi derken haksız mıyım?
* * *
Trajikomik belki ama bu suçlamalar, 6 aydır tutuklu olan sanıkların “terör”le suçlanmalarına yetti. Bazı gençlerin, cezaevinde zorla saçları kesilen arkadaşlarına destek için saçını kestirmesi bile “örgüt delili” sayıldı.
Bugün Eğitim-Sen’e bağlı öğretim elemanları, bu saçmalığa tepki vermek ve “Öğrencilerimizi geri verin” demek için Cebeci kampusunda saçlarını kesip içerdeki öğrencilerine gönderecekler.
Yarın da mahkeme önünde olacaklar.
* * *
1970’lerde de böyle olmuştu.
Demokratik protestoların karşısına orantısız devlet şiddetiyle çıkılmış, her kitap “suç aleti”, her eylem “terörist faaliyet” sayılmış, her muhalife “eşkıya” damgası basılmış, talepler, itirazlar dayakla, işkenceyle bastırılmıştı.
Sonuç ne oldu?
İfade ve örgütlenme özgürlüğünün önüne set çekilince kırın, dağın, silahın yolu açıldı. Kanlı bir dönem başladı.
Türkiye’ye çok pahalıya patladı.
Aynı filmi yaşayamayız.
Kimse gençlerden koşulsuz itaat beklemesin.
Farklı sese, eleştiriye tahammül edemeyen de siyasete girmesin.
İçerdeki gençlere bir tutam saç da ben gönderiyorum.

 

Can DÜNDAR

08.12.2011, Milliyet

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (3 votes cast)

İnönü Atatürk’e Neden Gitmedi?

Taha Akyol
İNÖNÜ Atatürk’e “velinimetim” demiyor muydu? Gerçekten, Ankara’da generaller varken Albay İsmet’i Garp Cephesi kumandanı ve sonra başbakan yapan Atatürk değil miydi? İnkılapları birlikte yapmamışlar mıydı? Peki İnönü niye hasta yatağındaki Atatürk’ü ziyarete gitmedi?
İnönü bir değil birkaç defa gitmek istedi. Hatta Başbakan Celal Bayar ve Meclis Başkanı Kazım Özalp, Dolmabahçe’de Atatürk’ün nabzını yoklamışlar, böyle bir ziyaretten memnun olacağını öğrenerek İnönü’ye bildirmişlerdi…

Buna rağmen İnönü ziyarete gitmedi, gidemedi.

Çünkü İnönü’nün bir ‘faili meçhul’ suikasta maruz kalacağı yolunda kuvvetli şüpheler vardı. Hatta ‘İnönücü’ Refik Saydam, “Trenin önüne yatarım, sizi göndermem” diye itiraz etmişti. Mareşal Fevzi Çakmak, İnönü’yü bir suikasttan korumak için Pembe Köşk’ü askeri kordon altında tutuyordu!

‘Gizli polis’ işlemleri

Herkes biliyordu ki, ordunun ve partinin kabul edebileceği, “muhaliflerin” de benimseyeceği tek toparlayıcı isim İsmet Paşa’dır. Fakat polisi elinde tutan Şükrü Kaya ile diplomasiyi elinde tutan Tevfik Rüştü ve çevresi İnönü’ye karşıdırlar.

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya özellikle önemlidir. Kazım Karabekir’in evinin basılıp “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı kitabının yakılmasında, Karabekir’de ve Rauf Orbay’da suikast şüphesi yaratan ‘derin’ işlerde Şükrü Kaya’nın parmağı vardır. 1930’ların ortalarında yaşanmış bu olayları Karabekir ve Rauf Orbay anılarında yazmışlardır. Sadece onlar değil, İnönü’nün kendisinin Faik Ahmet Barutçu’ya anlattıkları da bu olayları doğrulamaktadır: İnönü, Şükrü Kaya’yı sert sözlerle azarlamış, gidip Atatürk’e şikayet etmiş, suikast şüphesi yaratan ‘sivil polis’ler Atatürk’ün emriyle geri çekilerek olası vahim gelişmeler önlenmişti.

İnönü, Defterler’inde de “Şükrü Kaya… eski muhalifleri çok ayıp ve şiddetli bir surette tâzip ediyor (azap veriyor)” diye yazmıştır. İnönü reisicumhur olduğunda ilk işi Şükrü Kaya ile Tevfik Rüştü’yü uzaklaştırmak olmuştur; iyi de yapmıştır.

Onlar bunu bildiklerinden İnönü’yü engellemek için çok uğraşmışlardı.

İnönü’yü kimler destekledi?

Atatürk’ten sonra orduya, Tek Parti’ye, polise söz geçiremeyecek dirayetsiz biri cumhurbaşkanı olsaydı, neler olurdu bilinmez. İnönü’nün cumhurbaşkanı olması, dönemin şartlarında en akılcı davranıştı.

Fevzi Çakmak İnönü’yü desteklemiştir… Başbakan Bayar İnönü’yü desteklemiştir. İnönü, Defterler’inde Celal Bayar’dan “Kendini fitneye ve hırslara kaptırmamak ahlak ve zekasını göstermiştir” diyerek övgüyle bahseder.

Ağır bir gizli polis baskısı altında yaşayan Kazım Karabekir ve Rauf Bey gibi Milli Mücadele kahramanlarını İnönü yüksek sorumluluk mevkilerine getirerek itibarlarını iade etmiştir. Böylece Cumhuriyet’teki olası bir çatlağı yapıştırmıştır.

Takrir-i Sükun dönemi veya 1950’lerden söz açılsa İnönü’nün eleştireceğim çok yönü vardır. Bunun yanında İnönü’nün çeşitli kritik olaylarda itidalli ve birleştirici davrandığı da bir gerçektir. Keşke ölmeden önce Atatürk’le görüşebilseydi; bir ihtimal Karabekir ve Rauf Bey’in de görüşüp barışmaları mümkün olabilirdi. Çok da iyi olurdu.

Tarihi takım tutar gibi ak-kara diye değil, böyle bütün renkleriyle görmezsek günümüz için dersler çıkarabilir miyiz?

Benim çıkardığım ders, itidal her şart altında iyidir.

 

Taha AKYOL

Hürriyet, 07.12.2011

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (6 votes cast)

Atatürk ve İnönü

Taha Akyol
İSMET İnönü’nün kızı Özden Toker telefonda; Atatürk’le İnönü arasında, 25 ve 26 Temmuz 1938’de yazılan iki mektubu anlattı, sordum “Kamuoyuna ilk defa açıklıyoruz” dedi…
Olay şu: Bu iki silah ve inkılap arkadaşının arası 1937’de açılmış ve 19 Eylül’de Atatürk, İnönü’yü başbakanlıktan uzaklaştırarak, Celal Bayar’ı getirmiştir. Çünkü ekonomi politikalarında ve ‘hükümet etme’ tarzında ciddi görüş ayrılıkları olmuştur. İnönü Cumhurbaşkanı oluncaya kadar ‘evine çekilmiş’ bir hayat yaşayacak, hatta suikasta uğrayacağı kaygıları bile ortaya çıkacaktır. Malum, Lozan 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştı. 1938’de Lozan’ın yıldönümünde İsmet Paşa’nın adı geçiyor diye kimse Lozan’dan bahsetmemiştir! İşte İnönü’nün günce olarak tuttuğu Defterler’ine o gün yazdığı not: “Lozan gününde kimseye bir kelime yazdırmadılar!” CNN Türk’te pazar akşamı Eğrisi Doğrusu programında tarihçi Ahmet Demirel ve Mehmet Alkan’la bunları konuşmuştuk. Sayın Özden Toker Hanımefendi telefonla aradı, Atatürk’le İnönü arasında 25 ve 26 Temmuz 1938 günü Lozan konusunda yazılan mektuplardan bahsetti. Rica ettim gönderdi. Ben de okurlarımın ve tarihçilerin dikkatine sunuyorum.
Atatürk’ten İnönü’ye

Dolmabahçe’de hasta yatan Atatürk’ün, Ankara’da evinde hasta yatan İnönü’ye ulaştırılmak üzere, Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a yazdırdığı 25 Temmuz 1938 günlü mesajın aslı:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mesajın, parantezler benim olmak üzere, okunuşu şöyle:

25.7.938

D.Bahçe Saat 17.00

H.Rıza Soyak:

Esas hastalık tekrar yürümeye başlamıştır. 12-13 gündür (ateşi) 39’a çıktıktan, Marmara ve Karadeniz’e seyahatten sonra, dün kavga gürültü, koltukla saraya naklettik. Şimdi 37 derecedir.

Bugün kendine gelince:

“Lozan Günü idi; kendisini büyük takdirle, muhabbetle düşünüyorum. Tebrik ederim. O da ben de rahatsız, fena günler geçiriyoruz. O günü hatırlıyorum. Mukabeleye (cevap vermeye) kalkışmasın, yorulmasın. Vedit (Uzgören) arzetsin.”

Evet, Atatürk yüksek ataşten kendine gelir gelmez Lozan’ı hatırlıyor, İnönü’ye takdir mesajı gönderiyor.

İnönü’nün cevabı

İnönü’nün hemen ertesi gün kendi yazısıyla Atatürk’e gönderdiği cevabi mektup:

Mektup matbu harflerle şöyle:

 

 

 

 

 

 

Büyük, Sevgili Atatürk

Lozan Günü vesilesiyle iltifatınızı söyletmek lütfunda bulundunuz. Kendi ızdırabınızı unutarak bana yeniden sağlık, bahtiyarlık verdiniz. Şükran ve minnetlerimi kabul buyurunuz.

Velinimetim Atatürk,

Katiyen eminim ki bu hastalık günlerini geçireceğiz. Siz bütün afiyet ve neşenizle ve şerefle daha çok uzun seneler millet ve memleketi idare buyuracaksınız.

Derin tâzimle ve dayanılmaz bir özleyişle ellerinizden öperim velinimetim.

26.7.38

Zarf: Büyük Reisi Cumhur Atatürk, Yüce huzuruna

Yüksek ateşle yatan Atatürk, kendine gelir gelmez “Lozan günü”nü hatırlaması, İnönü’ye takdir ve tebriklerini yazdırması son derece önemlidir.

Peki İnönü’nün adı geçmesin diye, yıldönümünde Lozan’dan bahsetmeyenler kimlerdi?

Bu evvela o zamanki basın için kötü bir siyasi ahlak notudur!

İkincisi, İnönü Defterler’indeki notlardan; bunu yaptıranın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya olduğu anlaşılıyor. Hem İnönü’ye hem Karabekir ve Rauf Bey’e ‘derin’ suikast şüphelerinin yaşandığı bir dönemin İçişleri Bakanı’dır Şükrü Kaya.

Ayrıntılar için İnönü’nün Defterler’ini okumanızı tavsiye ederim. (Yapı Kredi Yayınları)

 

Taha AKYOL

Hurriyet, 06.12.2011

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (4 votes cast)

Sansür, Terör Kadar Zehirlidir

candundar

Basın tarihine geçecek bir saçmalık yaşadık:

Başbakan’ın medya patronları ve yayın yönetmenleriyle buluşmasının etkisi hemen hissedildi.
Medyanın büyük kısmı derhal haki üniformaya bürünüp “Sınırı geçtik”, “İnlerini bastık” diye şaha kalktı. Uçaklar, tanklar, bayraklar manşetlere yerleşti.
Gören de Türk ordusu sınır ötesinde büyük harekâta girişti zannederdi.
Ve ne oldu?
Genelkurmay bile “Yapmayın arkadaşlar” diye uyarmak zorunda kaldı. Dediler ki:
“Medya organlarında operasyonların tamamının yurtdışına yönelik olduğuna dair haberler verildiği görülmüştür. Operasyonların büyük bölümü yurtiçinde sürdürülmektedir.”
Üzüldük tabii; süngümüz düştü.
Ne güzel girmiştik Kuzey Irak’a, bu iki cümleyle ricat ettik.
* * *
Erdoğan, İngilizlerin şahin Başbakanı Thatcher’ın “oksijen” benzetmesini ödünç aldı ya; bu yazı da “teröre oksijen” sayılabilir şimdi…
Thatcher, IRA’nın siyasi kolundan milletvekili Martin McGuinness’in ekrana çıkarılacağı günlerde demişti ki:
“Gazeteciler, teröristleri kamu ilgisinin sağladığı oksijenden mahrum bırakmalıdır.”
Şimdi Erdoğan, bizden de aynısını bekliyor.
Ama cümleyi kiralamadan önce sonucuna bakalım:
Thatcher ve yöntemleri artık yok; Martin McGuinness ise İrlanda’nın Cumhurbaşkanı adayı…
* * *
O cümlenin sonrasında bir ibret öyküsü vardır oysa…
Bu konuşmanın yapıldığı 1985 yazında İngiliz hükümetinin IRA ile başı dertteydi. Tam o günlerde BBC’de Paul Hamann, “Birleşmenin Eşiğinde” adlı bir belgesel hazırlıyordu. Belgeselde Martin McGuinness’le bir röportaj da vardı.
Thatcher, daha program yayınlanmadan tepki gösterdi.
İçişleri Bakanı, alışılmadık bir yöntemle BBC’nin Yönetim Kurulu Başkanı’na yazı yazıp programı durdurmasını istedi.
“Teröristlerin BBC’yi kullanmasına izin vermeyin” dedi.
Çoğu üyesi Thatcher tarafından atanmış olan BBC Başkanlar Kurulu, filmi yayın öncesi izledi ve “Yayımlanamaz” raporu verdi.
* * *
Buraya kadarı tanıdık geliyor, değil mi?
Ama sonu farklı…
İngiliz medyası derhal ayağa kalktı.
Mussolini’nin 1928’de 70 gazetenin yöneticilerini toplayıp “Faşist rejime zarar verecek haberleri sansürleyin” diye talimat vermesini ve onların da hemen icraata geçmesini hatırlattılar; “Bunun ne farkı var” diye yazdılar.
Programa itirazı olanlar bile sansüre karşı tavır aldı.
Sonunda 7 Ağustos 1985’te, iki bin BBC çalışanı, sansürü protesto için, tarihinde ilk kez 24 saatlik greve gitti.
Dünya devi BBC, bir gün için sustu.
İngiltere’deki birçok TV ve radyo da eyleme katıldı.
Ve direniş sonucunda, yasaklanan belgesel, iki ay sonra hiçbir değişikliğe uğramadan yayınlandı.
* * *
Belgeselin yönetmeni Paul Hamann’la Londra’da görüşmüştüm o dönem ve “Bu tür krizlerde gazetecilik yaparken önceliğiniz nedir” diye sormuştum:
“Önce doğru haber vererek kamu hizmeti yapmak, sonra devlet güvenliği” demişti.
Şunu unutmamalıyız:
“Talimat aldılar, yazmıyorlar” veya “Eksik, yanlış yazıyorlar” izlenimi oluşursa verdiğimiz her haber kuşkulu hale gelir.
Demokratik bir ülke için bu izlenim, terör kadar zehirlidir.
“Oksijen vermeyelim” derken oksijensiz kalmayalım.

 

Can DÜNDAR

Milliyet, 23 Ekim 2011

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (3 votes cast)

Kişi laik olur mu?

gündüz aktan

Sn. Erdoğan, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine karşı olduğunu kendi üstü örtülü üslubuyla söylemeye devam ediyor. Canlı bombanın Ankara’da patlamasından iki hafta kadar önce, Türkiye’de 36 etnik grup olduğu görüşünü tekrarladı ve tabii Türkleri de etnik grup saydığından, Türk üst kimliğini bir kez daha reddetmiş oldu. Ardından da ‘Devlet laik olur, kişiler laik olmaz’ ‘özdeyişini’ yineledi. İyi ki bazı AKP’liler gibi daha da ileri gidip, ‘Laiklik dinsizliktir’ demedi.
Türkiye’de biri bir laf eder, kulağa hoş gelir, içi dolu mu boş mu diye bakmadan birçok insan tekrarlamaya başlar. Bir de bakarsın tutmuş, bedahet gibi kullanılıyor.

Laiklik gibi bir ilkeye ilişkin farklı yorumlar bu kadar istikrarsızlık yaratıyorsa, sorumluluk duygusu olan bir siyasetçinin görüşlerini Anayasa’nın 24. maddesine, yani sorunun hukuki kaynağına inerek açıklaması gerekmez mi?

Bu maddenin 1. unsuru herkesin ‘dini inanç’ hürriyetine sahip olduğunu söylüyor. Yani neymiş? Laiklik, dinsizlik demek değilmiş.
2. unsur, 14. maddede yer alan bazı yasaklar hariç, ‘ibadet, dini ayin ve törenlerin serbest olduğunu’ belirtiyor. Bu yasaklarsa, ülkenin bütünlüğünü bozmak; Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmek; temel hak ve hürriyetleri yok etmek; dil, ırk, din ve mezhep ayırımı (ayırımcılık olmalıydı) yaratmak; bu kavram ve görüşlere dayalı bir devlet düzeni kurmaktan oluşuyor. Diğer hak ve özgürlüklerin kullanımında da aynı yasaklar geçerli.
Kişinin (devletin değil), laiklik gereği, ‘ibadet, dini ayin ve tören’ yaparken bu yasaklara riayet etmesi gerekiyor. Dikkat edilirse bu yasakların dinin özüyle bir ilişkisi yok. Yani kişi bu yasaklar dolayısıyla dini vecibesini yerine getirmekten alıkonmuş olmuyor.
Sn. Erdoğan, ‘Kişi laik olmaz’ derken, bu yasaklara riayet etmek zorunda olmasın mı demek istiyor?
24. maddenin 3. unsuru, ‘Kimsenin ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağını’ hükme bağlıyor. Maddedeki bu unsurun amacı, toplumun birey üzerinde din temelli baskı yapmasını önlenmek.
Burada da, laiklik gereği, bir grup bireyin toplum olarak, diğer bireyler üzerinde baskı yapmaması öngörülüyor. Yani söz konusu olan yine kişilerin laikliği. Sn. Erdoğan, kişinin laik olmayacağı tezinden hareketle, bireylerin daha dindar olması yolunda toplumun baskı yapmasını mı istiyor?
Dini eğitimi bir yana bırakırsak, 24. maddenin 4. unsurunu ‘Kimsenin, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramayacağı’ oluşturuyor. Burada mevcut devlet düzeninin din kurallarına yani şeriata dayanmadığı kabulü var. Laiklik gereği, ‘kimsenin’ yani kişilerin, bu düzeni din kurallarına dayandırmak amacıyla faaliyette bulunamayacağı hükme bağlanıyor. Sn. Erdoğan, kişinin laik olamayacağı teziyle, devlet düzeninin din kurallarına dayandırılması yolunda çaba sarf edebileceğini mi söylemek istiyor?
Nihayet bu maddenin 5. unsuru, yine kimsenin, ‘Siyasi veya kişisel çıkar sağlamak amacıyla dini ve din duygularını istismar edemeyeceğini’ vurguluyor. Burada da, laiklik, günlük dilimizde kişinin dini siyasete karıştırmamasıyla ilgili. Sn. Erdoğan, ‘kişi laik olamaz’ tezine göre, kişinin siyasi amaçları için dini kullanabileceğini mi söylemek istiyor?
Bu soruların hepsinin cevabı ‘hayır’ ise, ki öyle olması lazım, devletten çok kişinin laik olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Laiklik ‘Dini inancına sahip ol! Din amacı dışında ibadet etme! Toplum olarak bireye dini baskı yapma! Devlet düzenini dini kurallara dayamaya çalışma!
Dini siyasi amacın için kullanma!’ anlamına geliyor.
Sn. Erdoğan ve Sn. Arınç veya AKP bu maddenin neresine itiraz ediyor?
Cumhuriyet laikliğinin başlangıçtaki dini içeriği ihmal edilmeseydi, örneğin İmam Maturidi halka öğretilseydi, Arap kökenli, din dışı, ilkel Selefi-Milli Görüş böylesine güç kazanmaz, laiklik çok daha kolay anlaşılır ve benimsenebilirdi.

Gündüz AKTAN

26.05.2007

Radikal Gazetesi

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 9.0/10 (10 votes cast)

Hrant’ın arkadaşlarından Başbakan’a mektup…

nuray mert

Bugün sevgili arkadaşım Hrant’ın doğum günü. Ama katledilmesi üzerindeki sis perdesi hâlâ kalkamadı. Hrant’ın tüm arkadaşları olarak bu konuda bir şeyler yapabilmek adına aşağıdaki mektubu Başbakan’a göndermeye karar verdik.  

15 Eylül Hrant Dink’in doğum günü. Yaşasaydı, 57 yaşına basacaktı. 19 Ocak 2007’de, bebeklerden katil yaratan o karanlık Hrant’ı aramızdan almasaydı, muhtemelen yarın akşam torunları, ailesi ve dostlarıyla birlikte rakısını yudumlayacaktı.
İzin vermediler.
19 Eylül Pazartesi günü, katillerinin yargılandığı davanın yeni bir duruşması var.
Artık sayısını anımsamadığımız, bir arpa boyu yol alınamayan duruşmalardan biri daha…
Böyle bir günde, Hrant’ın arkadaşları olarak Başbakan Erdoğan’a hep birlikte aşağıdaki mektubu yazdık.
Sayın Başbakan,
Arkadaşımız Hrant Dink’i öldürdüler.
Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.
Dilekçe verdiğimiz topyekun devlet, kendini katile yakın gördü.
Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.
Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı.
Şikâyetçiyiz.
“Adalet, namus sözümdür” diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink’i işaret parmağıyla gösterip “Bunu” diyen yardımcınızı “Meclis Başkanı”, resmi makamda adamları resmen, “Yakarız canını bak” diyen valinizi vekil, emanet edilen canı kollamayan Emniyet Müdürü’nüzü vali, 17 yaşındaki O.S.’yi kocaman Ogün Samast ettiniz.
Kan adaletle susar, şikâyetçiyiz.
İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı’nız, olmaz onlar bizim çocuklar dedi.
Dışişleri Bakanı’nız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına Nazi dedi.
Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi’nde koro yapıverdiler.
Katillerimizi adalet evine getiren Jandarma, cezaevi aracına “Ya sev ya terk et” diye yapıştırma asmıştı.
Sayın Başbakan,
Nedir daha derine inmeyi engelleyen o “büyük kasabanın sırrı”?
Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, “Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık” diyordunuz Hrant’ın veda mektubuna atfen…
İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.
Sayın Başbakan,
Mala gelenin telafisi bulunur.
Cana gelene de davranınız.
Anadolu toprağından Hrant Dink’in payına bir metrekare toprak düştü.
O da mezarıdır!
Kamera denilen vaka nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant’a pusu kuranlardan…
Kim bunlar Sayın Başbakan?
Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hâkim olsun diye.
Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde…
Suallerimiz cevapsız!
Adalet nöbetçisi “Hepimiz Hrant’ız” diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında…
Cevaplarımızı almadan susmayacağız.
Sormaya devam edeceğiz.
Hrant için, adalet için!

                            Hrant’ın Arkadaşları

19 Eylül Pazartesi saat 10.00’da adalet için Beşiktaş İskele Meydanı’ndayız!

 

Nuray Mert

15.09.2011

Milliyet

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)

Neden (Hala) Tutuklular

Mehmet TEZKAN

İddianame çıktı.. Okudum, okudum bi şey anlamadım.. Suçları ne bulamadım, öğrenemedim..
Suçlananlar da anlamamış.. Nedim sormuş..
Neden hâlâ tutukluyuz?
Bu adamlar ne yapıyormuş.. CHP’yi mi destekliyormuş, iktidara mı karşı çıkıyormuş..
Ellerine silah alıp dağa mı çıkmışlar.. Şehir gerillalığına mı soyunmuşlar..
Ne yapmışlar?
İzaha muhtaç bir durum..
* * *
Türkiye’nin iyi hukukçuları var,  iyi hukuk fakülteleri, iyi hocaları şu iddianameyi okuyup  bize de izah etseler..
Deseler ki bu adamlar bu yüzden tutuklu..  Kitap yazmaktan mı, yazmaya teşebbüs etmekten mi?
Neden!..
* * *
Türkiye’nin muhafazakâr aydınları var..  Demokrasinin daha da geliştiğini, ileri seviyelere geldiğini her gün anlatan..
Yılmadan usanmadan demokrasi dersleri veren..
Bu durumu onlar anlatsa..
Altı aydır tutuklu olmalarının nedeni budur deseler..
Öğrensek..
* * *
Türkiye’nin liberal demokratları var..  Kanaat önderliği yapan.. Kürt meselesi konusunda, PKK adlı terör örgütü konusunda kalem oynatan..
Bu mesele Kürt meselesi kadar önemli değil mi?
Ne diyorlar; Kürt meselesinin nihai çözümü demokrasinin gelişmesiyle ilintilidir..
Demokrasi adına, düşünce özgürlüğü adına işte somut örnek..
İki satır yazmaya değmez mi?
* * *
Türkiye’nin sol, sosyalist aydınları var.. Özgürlük  savaşçıları.. Daha fazla özgürlük diye diye ömür tüketen çilekeş kalemleri.
Onlar ne diyor?
Özgürlük perspektifinde soruyorum..
İlgisi var mı yok mu?
* * *
Türkiye’nin iktidar partisi var..  Arkasında yüzde 50 oy olan.. O partinin sözcüsü var..
Ne düşünüyor; bi cümle de ondan işitsek..
Hükümetin sözcüsü var.. Çok deneyimli siyasetçi.. Vesayetçi anlayışın kalkması, özgürlük alanının genişletilmesi için saçımı beyazlattım diyen..
Mutlaka bi fikri vardır..
Duysak..
* * *
Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden sorumlu bakanı var.. Baş müzakerecisi..
AB hukukunu, AB ülkelerindeki uygulamaları sular seller gibi biliyordur.. Girmek istediğimiz Avrupa’da da benzer uygulamalar var mı?
Orada da insanlar benzer durumlarda tutuklanıyor mu?
Yoksa bize özgü bi durum mu?
* * *
Bana gelince,  başlıkta hâlâ kelimesini parantez içine aldım..
‘Hâlâ’yı okumayın, atın diye..
Sorum net..
Neden tutuklular?

 

Mehmet TEZKAN

12.09.2011

Milliyet

 

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (2 votes cast)

Normal

fft6_mf1298

Bodrum’a yaklaşan  gemileri gözetmek için Müskebi’de (Şimdilerde Ortakent diyorlar) Mustafa Paşa’nın 1601 yılında yaptırdığı kulenin önüne kurulan sahnede Jehan Barbur arkadaşları Bert Önal, Berkant Çelen ve Murat Çopur ile birlikte caz müziği yapıyor.
Jehan Barbur programı bitirdi. İzleyicilerden biri “Normal’siz olmaz” diye israr edince Bülent Ortaçgil’in “Normal”ini seslendirdi. Şarkıyı daha önce dinlememiştim.
“Biralar soğuk mu? dedim
Dedi ki normal.
Peki ya havalar?
Valla gayet normal.
İşler dedim, gidişler dedim?
Hepsi normal.
Peki ya sen, ben? Normal
Peki biz, ikimiz? Normal…

Herşey normal
Halimiz dedim?
Ne dese beğenirsiniz, normal!
Uf biri anlatsın hemen, nedir bu normal?
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal?
Peki dedim, Türkiye? Dedi ki normal.
Ya AB? Bilmem! Normal
Ya ABD dedim? Dedi ki çok normal
Peki dedim ya DGM? dedi ki normal
Ya OHAL, o kadar yıl? Bilmem! Normal.
Peki GAP, ZAP, Hasankeyf? Hepsi normal.
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal?
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal?“
Jehan Barbur daha sonra güncel gelişmelere gönderme yaparak Bülent Ortaçgil’in şarkısını uzattı. Şarkıdan etkilendim.

Eski camlar bardak oldu
Gece uyuyamadım.
Daha düne kadar anormal diye nitelendirdiğimiz, ama günümüzde normal  hale gelen olayları kafamda sıraladım durdum.
Ekonomi ısındı, cari  açık önemli tedbir alıyoruz denildi. Döviz fiyatı tırmanışa geçince “Ekonominin ısındığı falan yok, istediğiniz kadar harcayın… Cari açık da önemli değil söylemleri başladı… Normal.
Eskiden demokrasinin temeli kuvvetler ayrılığına dayanır denilirdi. Şimdi tüm kuvvetler iktidar partisinin elinde toplantı… Normal.
Genelkurmay Başkanı ve üç Kuvvet Kumandanı toplu olarak istifa etti… Normal.

CHP tatilde
Kılıçdaroğlu taze vekilleri uzun yaz tatiline gönderdi.İçeride ve dışarıda   kıyamet kopuyor. CHP’nin sesi çıkmıyor. Normal…
Başını bağlayanlara ninelerimize bacılarımıza hürmetimiz bâkidir. Ancak şimdi karısı başını bağlamayanları devletde önemli göreve getirmiyorlar. Normal
Doğuda her güz 2-3 gencimiz şehit oluyor. Normal…
Milliyet ekonomi bölümü çalışanı  gazeteci Nedim Şener belli olmayan bir  nedenle günlerdir hapiste… Normal
Eskiden en büyük Türk, Atatürk idi? Şimdi Mustafa Kemal’i küçültmek moda oldu… Normaldir, normal…
Bunları düşündüm… Düşündüm… Sonra ilk defa dinlediğim o şarkının nakaratı aklıma geldi:
“Uf biri anlatsın hemen… Nedir bu normal? / Canım sıkıldı… Yoksa ben miyim anormal?”

Güngör Uras

31 Temmuz 2011, Milliyet

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 7.8/10 (4 votes cast)

Sırça Köşk / Sabahattin ALİ

sabahattin_ali

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp:
-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!- demiş.
Ötekiler:
-Bu sırça köşk de nedir?- diye sormuşlar, beriki:
-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.
Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehire varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş.

İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş.

Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde:
-Allah allah… Amma da acayip memleket ha!..- diye söylenirlermiş.

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:
-Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?-
Ahbapların elebaşısı:
-Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede?- diye öğrenmek istemiş.
-Ne sırça köşkü?-
-Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?-
-O da neymiş?-
Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp:
-Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar.
Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!- demiş.
Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar.
Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar:
-Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!-
-Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..-
Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup:
-Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!- demişler.
Yabancıların elebaşısı:
-Olmaz… Olmaz… Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil… Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehire gidelim!- demiş. Ama halk bırakmamış,
-Ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!- diye direnmiş.

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:
-İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…-

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış:
-Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.-

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler.

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık:
-Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var?- diye şöyle bir görünecek olmuşlar.
Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış:
-İşte- demiş, -şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!-

Halk:
-Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var? Mesela şu odadaki ne iş görür?-
-O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?-
-Eee… şu odadaki?-
-Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur… Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?-
-Peki, ya şurdaki?-
-Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.-
-Bunu da anladık, ya bu odadaki?-
-Sırça köşkün odalarını süpürtür…-

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

-Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!-

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar.

Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış:
-İyi ama bu başın beynini almışlar!-
Elebaşı balkondan seslenmiş:
-Öyle… Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!-
Başka biri:
-Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş:
-Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!-
Bir üçüncüsü:
-Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!-
Elebaşı ona da cevap vermiş:
-Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…-

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada -Şangır!..- diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış:

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız ama günü birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 10.0/10 (10 votes cast)

Kırk Sekiz Saat Bekletilen Gemi

Aziz_nesin

Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır. Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasi cinayet satılmışlarını bu siyasi davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni ençok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit’i desteklemiş, bir büyük caniyi haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.

Bilindiği gibi, Anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yapıcısı Mithat Paşa, Yıldız’daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkum edilir. Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilip, gemi kalkar…Ama Boğaz’dan dışarı çıkmaz. Kızkulesi önüne gelince demir atar, durur. Kırksekiz saat burada yatar gemi, ondan sonra yola çıktığını birtürlü anlıyamamışlar. Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya… Mithat Paşa kimdir,  ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda… Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa’nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı, makinası  mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırksekiz saat Kıkulesi açığında demir atıp durdu?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit’e sormuşlar, Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:

- Mithat Paşa’nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde kırksekiz saat beklettim.

Mithat Paşa’yı, millettinin Anayasayla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, kırksekiz saat değil, kırksekiz gün kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok: Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdum duymaz olmuş bir ortam…Tanrının yeryüzündeki gölgesi “Zillullah-ı fil-alem” olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.

Mithat Paşa’nın hapsedildiği gemi, Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif Zindanına göndermekten vazgeçecek. Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği… Ama, Mithat Paşa’nın kiralık, satılık kalemler, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete isbata çalışmaktadırlar.

Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür. Mustafa Kemal’i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını salnatı suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i… Makam-ı saltanatın  elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler kızacaklardır. Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum: İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı kuvvai inzibatiye ele  geçirip yakalamış olsaydı. Mithat Paşayı hapsetttği gemiyi de İstanbul Limanında kırksekiz saat bekleten Sultan Abdülhamid gibi, Sultan Vahdettin  de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye kırksekiz saat, kırksekiz gün, kırksekiz hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz? Uğruna canını koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı?

Bu varsayımın pekçok kişinin canını sıkacağını biliyorum. Başka bir şey, bir başka varsayım daha söylemek isterim. Mustafa Kemal’in idam fetvasına meşihat mührünü basmış olan din adamı, bugün aramızda yaşayabilmiş olsaydı, hepimizden çok Atatürkçü kesilecek ve herkesten çok “Atam sen ölmedin, kalbimizde yaşıyorsuuuun!” diye bağırmaktan sesi kısılacaktı.

Toplumumuz, Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlığa gelmiştir?

Sağır bir ortam… Ama gerçek ulusseverler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.

AZİZ NESİN

VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 9.6/10 (9 votes cast)