Dün Ankara Adliye Saray’ı önündeydik. Adliye binasının bahçesi, Hopa Davası’na tepkisini dile getiren insanlarla dolup taştı. Bazı sanatçılar da bu davada tutuklu yargılanan gençlere destek olmak amacıyla İstanbul’dan kalkıp geldiler. Rutkay Aziz, Altan Erkekli, Mahir İpek; yoğun kar altında gençlere desteğini esirgemeyen sanatçılardan benim görebildiklerimdi. Farklı dünya görüşüne sahip pek çok kişinin bu davaya olan tepkisi ortaklaşınca kamuoyu baskısı geç de olsa sonuç verdi. 6 ay sonra tutuklu 22 kişi, tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Bu tahliye özelinde yüzler gülse de Türkiye’de giderek daha fazla etkisini gösteren baskı ortamının yarattığı demokrasi ve özgürlük sorunu elbette sadece bu davayla sınırlı değil. Adım adım değil, koşar adım kontrollü demokrasiye doğru yol alıyoruz…
Hiç kuşku yok ki, iktidar partisi geride bıraktığı 9 yıllık süre içinde, “denetim dışında tek bir kurum kalmamalı” politikasını çok sistematik bir şekilde uyguladı. Milli iradenin vesayet altında olduğu düşüncesinden fazlasıyla beslendi ve faydalandı. Boşaltılan koltuklardan birine kurulabilir miyim düşüncesinde olanlarla, Türkiye’nin demokratikleşme sürecini kendi kişisel hesaplaşma süreçleriyle örtüştürme çabası içine girenler; AKP’nin sanattan bilime, yargıdan siyasete, medyadan toplumsal yaşama, her türlü alanda her boşluğu kendi istediği kalıplarla doldurmasını görmezden geldiler. Daha da vahim bir şekilde, kimileri, düğmesine basılan bu denetim ve kontrol mekanizmasının “ileri demokrasi” sloganıyla yılmaz destekçileri ve savunucuları haline geldi.
Bugüne kadar, AKP’ye yöneltilen her eleştiriye, iktidarın hizmet politikaları kalkan olarak kullanıldı. Sanki demokrasiden ve özgürlüklerden taviz verilmeden topluma “hizmet” edilemezmiş gibi… Bu bakış açısının geçmişte de benzer bir örneği var. Demokrat Parti döneminde sıçrayan ekonomik rakamlar, yapılan yollar, köprüler, köye traktörün makinelerin girmesi hem aydınların hem de geniş halk kitlelerinin DP’ye yoğun ilgi göstermesini ve destek vermesini sağladı. Ancak özellikle 1954 seçimleri sonrasında gelen başarıyla birlikte Celal Bayar’ın dillendirdiği “ince demokrasiye paydos” anlayışı ve bu anlayışa göre geliştirilen baskı politikaları, bu desteğin giderek erimesi ve hatta yok olması sonucunu doğurdu. Bugün de, yaşayarak görüyoruz ki, Erdoğan’ın “ileri demokrasi” söylemi, Bayar’ın “ince demokrasiye paydos” söyleminin daha yumuşak ve süslü bir şekli olmasından başka bir anlam ifade etmiyor.
Demokrasi iddiası, siyasal gücü nasıl elde ettiğinizle elbette ilgili. Ama sadece bununla sınırlı değil. Eğer elde ettiğiniz siyasal temsil gücünü, bu gücü zor kullanarak elde edenlerden farksız şekilde kullanırsanız, demokrasi iddiasından uzaklaşmış olursunuz. Özellikle son bir yılda yaşananlar, demokrasi iddiasının yavaş yavaş nasıl terk edildiğini anlamamız için yeterli.
HSYK seçimlerinde Adalet Bakanlığı listesinin fire vermeden seçilmesi…
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan zorlama atamalar…
Yargıtay Başkanı seçiminde yeni atanan 160 üyenin blok oy kullanışı…
Medya patronları ve yöneticileri ile yapılan toplantılar sonrası değişen gazete manşetleri…
İktidarın iradesi dışında hareket eden hakim ve savcıların çeşitli kılıflar giydirilmiş kararlarla görevden alınışları…
Deniz Feneri Davası’nda yaşananlar…
Cezaya dönüşen tutukluluk süreleri…
AKP’nin %50 oy alarak iktidara gelmiş olması, bütün bu yukarıda sıralananlarının olabilirliğini meşru kılıyorsa; iktidar partisini silahlı gücüne güvenerek iktidara el koyan bir cuntadan ayıran fark, iktidarı elde ediş biçimleri arasındaki ayrımdan ibaret kalır. Çünkü gazete manşetlerini, ha medya patronlarıyla yediğiniz güzel bir yemek sonrası değiştirmişsiniz ha onları silahlı gücünüzle tehdit ederek…
Ortaya çıkan sonuç aynı olduğuna göre, aradaki fark, bizim mevcut siyasal iktidar sayesinde demokraside aldığımız yolu gösteriyor.
Görülen o ki, bu yol da, ancak 4 yılda bir araya konan bir “sandık” boyu kadar.
VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 8.6/10 (19 votes cast)
Kontrollü Demokrasiye Koşar Adım, 8.6 out of 10 based on 19 ratings
“Demokrasi” kelimesini kendi anlam kapasitelerine ancak girebilecek bir bezelye tanesine dönüştürdükleri ve korkunun insanoğlunun düşünme yetisine en gem vuran his olduğunu bildikleri için,dalkavuk yaratmak onların asıl korkusunun önündeki perde oluveriyor işte.