Sosyal bilimler alanında çalışmalar üreten birçok düşünürde ilginç bir genelleme/sınıflandırma takıntısına rastlamak mümkündür. Bu genelleme/sınıflandırma yapma ihtiyacı, bazen sosyal bilimler alanına “bilim” unvanını hak ettirme güdüsünden, bazen de okuyucuların olayları rahat kavramasına yönelik şablonlar oluşturma amacından kaynaklanabilir.
Geçmişte bu yönde yapılan en önemli çalışmalara baktığımızda ise bu geniş sınıflandırmaların tüm tarihsel süreci anlamlı kılma çabalarından doğduğunu görebiliriz. Aydınlanma Çağı ile birlikte insan aklına olan güven o kadar artmıştır ki, aklın tüm tarihsel süreci açıklayabileceği yönünde bir kanı oluşmuştu. Bu doğrultuda, tarihi belirli doğrultularda ilerleyen süreçler olarak gören çeşitli düşünürler, tarihi kategorik bir şekilde farklı aşamalara bölerek açıklamaya çalışmışlardı.
Her düşünürün açıklama yöntemi farklı olsa da kuşkusuz hiçbiri Karl Marx’ın tarihsel materyalizm anlayışı kadar sosyal bilimleri etkileyememişti. Üretim ve ekonomiyi tarihin temeline koyan Karl Marx, bilindiği gibi tarihi, farklı üretim tarzlarının hakim olduğu çeşitli aşamalara ayırmıştı; ilkel komünizm, kölelik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve komünizm. İşte bu aşamalardan kapitalizm/liberalizm (birinci yol) ve sosyalizm/komünizm (ikinci yol), siyasal düşünce sistemlerinin de temelini oluşturan ana akımlar olmuştu. Özellikle 20. yüzyılda görülen birçok siyasal çatışmanın kaynağı, bu iki yol arasındaki iktidar olma mücadelesinden kaynaklanmıştı. Ancak tarih, üçüncü yol denemelerine de sahne olmamış değildi. 1930’lardaki korporatist/faşist girişimler, 1960-1970’lerdeki Refah Devleti bünyesindeki sosyal demokratik girişimler farklı bir üçüncü yol arayışındaki düşünce sistemleriydi.
Fakat Marx’ın tarihsel materyalizm sistemi sosyal bilimleri o kadar etkilemişti ki, sosyalist olsun olmasın birçok düşünüre göre, bu tip farklı girişimlerin üçüncü yol iddiası mantıksızdır. Çünkü toplumsal kategorilerin temel belirleyicisi ekonomi olduğu için, bu değişik girişimlerin toplumsal/politik konularda farklı savları olsa da, kapitalizmin temel mantığını reddetmemeleri açısından son tahlilde sadece birinci yolun bir başka türevini oluşturmaktadırlar. Örneğin birçok sosyalist düşünür, sosyal demokrasiyi, kapitalizmin bunalım dönemine girdiği zaman, bu durumdan kurtulmasını sağlayan araçsal bir versiyonu olarak nitelendirir. Yine birçok düşünüre göre korporatizm de anti-liberal özellikler taşısa da, hiçbir zaman anti-kapitalist olmadığından sonuçta kapitalizmin sadece farklı bir versiyonudur.
İşte ben, bütün bu üçüncü yolu reddeden görüşleri, sosyal bilimlere has bir genelleme/sınıflama takıntısının bir yansıması olarak nitelendiriyor ve günümüz toplumsal koşullarına uygun olmadığını düşünüyorum .Günümüz toplumları o kadar farklılaşıp, karmaşıklaştı ki, ekonomik açıklamalar da son tahlilde her şeyi kavramaya yetmez hale geldi. 80’lerden sonra yükselen kimlik politikaları, sınıfsal mücadelelerin önüne geçti ve bir nevi sınıf mücadelelerini de temsil eden birinci ve ikinci yollar bu yeni mücadeleleri tamamıyla açıklayamaz oldu. Küreselleşen dünyada insanlar arası birçok ortak yapı oluşsa da, insanlar ilginç bir şekilde bir o kadar da farklılaştı. Sonuçta her farklılığı açıklamaya yönelik çeşitli görüşlere ihtiyaç doğdu. Bırakınız üçüncü yolu, dördüncü, beşinci yolları arar olduk.
Bu geniş sınıflandırmacı takıntıdan kurtulunduğu zaman, sadece toplumdaki biricik/farklı durumlar anlaşılır kılınmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal çatışmaların temeli olan kutuplaşmacı zihniyetten de sıyrılmış olunacaktır. Çünkü birinci ve ikinci yolların içerisinde de çeşitli konularda farklı düşüncelere sahip alt-kategorilere rastlamak gayet mümkündür. Dolayısıyla bunları tümüyle tek bir anlayışın ürünü olarak görmek yerine farklılıklarını kabul etmek daha olumlu bir yaklaşım olacaktır. Ancak bu doğrultuda hareket edilirse, birinci ve ikinci yolların siyah ve beyaz düşüncelerinin zıtlaştığı bir ortamdan, farklı tonlardaki farklı görüşlerin daha hoşgörülü bir şekilde var olabildiği bir toplumsal barış ortamına geçiş sağlanabilecektir.
VN:F [1.9.14_1148]
Rating: 8.2/10 (5 votes cast)
Üçüncü Yolun Metodolojisi, 8.2 out of 10 based on 5 ratings
Selam,
İlk izlenimler:
- İdeolojik alanda 80’lerle birlikte başlayan tarihselcilik ve realizmden uzaklaşma, liberalizme kayma eğiliminin somut bir çıktısı bence bu yazı.
- Ne yazık ki, özellikle sosyalist blokun çöküşü ve “tarihin sonu”nun ilanından sonra düşünsel alanda bütünsel ve tarihsel olanı tanımlayan ya da anlamaya çalışan ideolojilerden mikro ölçeğe geçen bir yapıya geçiş yaşandı. Post-modernizm dediğimiz kavrayışın yapıtaşlarından biri de bu. Bunun öyle kendiliğinden olmadığı, aslında bir ideolojik karşı saldırı olduğunu kabul etmeliyiz. Her ideolojik karşı saldırı, başka bir karşı saldırının düşünsel üstyapısını kurmaya yarar. Bence bunun üzerine mutlaka düşünülmesi gerekiyor.
- Üçüncü yol, sosyal demokrasi ve 60-70 döneminin refah devleti uygulamalarının ilişkisi yazıda alıntılanmış. Zaten bu öznellik nedeniyle yeni bir Keynesyen modele vs. dönüşün olanaksız olduğu görüşüne ben de katılıyorum. Sosyal demokrasinin güç kazanması sosyalist ideolojinin güç kazanmasına bağlıydı. Yine öyle. Sosyalizmin meşruiyetinin daraldığı ve kapitalist-emperyalist saldırının azgınlaştığı bir dünyada restorasyonun olanaklı olmadığını düşünüyorum. “Kapitalizm olsun, ama sosyal olsun, bizi üzmesin” dileği, artık sadece bir temenniden ibaret olabilir. (Aynı şeyi Türkiye’de de artık bir restorasyonun mümkün olmadığı, bu anlamıyla deyim yerindeyse 1. Cumhuriyete dönüşün artık olanaksızlaştığı şeklinde tekrarlayabilirim.)
- Yukarıda belirttiğim öznellik yitiminin, sosyal demokrasinin soldan beslenen bir düşünce olmaktan çıkıp liberalizmden daha çok beslenir hale gelmesini de belirlediğini söylemek durumundayım.
- Ek olarak, son paragraf beni dehşete düşürdü diyebilirim. Toplumsal barış ortamına geçişin ancak farklı tonlardaki görüşlerin anlaşılmasıyla mümkün olacağı görüşü (görüşün bu kısmında bir hata yok), önceki cümlelerle bağlandığında toplumsal barışın sağlanamamasının nedeninin bütünselci yaklaşımlar olduğu iddiasını da barındırıyor. Halbuki dünyadaki çatışma ve ayrışmaların tam da 80’lerin sonundan sonra nasıl arttığına dikkat etmek gerekiyor. Farklılıklar tartışılmaya ve anlaşılmaya başladığı için her şey doğal akışına uygun hale geliyor, bir anomali düzeliyor ve bu tip ayrışmalar mı yaşanıyor, yoksa yeni bir dünya düzenini kurmanın ideolojik altyapısı olarak mı kimlik siyaseti öne çıkıyor?
- Toplumsal mücadeleler alanına dönersek; mücadelenin mikro ölçeğe sıkışması ve bunun meşru hale gelmesi, 80’lerin sonundan itibaren yaygınlaşmaya başladı. Mikro sorunların varlığını ve bu mücadelelerin de önemini küçümsediğimi sakın düşünme. Kadın sorunu, etnik sorun, çevre sorunları bence çok önemli ve buralardaki kazanımlar her zaman değerli. Ancak bir bütünselin içine yerleştirilemediği durumlarda eksikli kaldığı ve eriminin dar olduğunu da bize yakın tarih gösteriyor. Örnek seattle eylemleri, son newyork eylemleri, yerelden düşüneceksek ekonomizme sıkışmış sendikal eylemler vd.
- Son olarak, metnin Marksizmi eksikli anladığını düşünüyorum. Marksist ideolojide kadın, etnik kimlik, çevre sorunlarının vs. olmadığını, bu nedenle toplumsal yapıyı eksik anladığını iddia etmek, bence Marksizmi anlamamaktır. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu durum, toplumsal mücadelelerin de daralması ya da etkisizleşmesi sonucunu doğuruyor. Birçok klasik metinde mikro sorunlara değinilmemesi, Marksist kavrayışın bu sorunları yaratan temel bir yapı olarak kapitalizmle hesaplaşmasından kaynaklanır. Marx’ın metinleri, kapitalizmin işleyiş yasalarının çözümlenmesine ve onun neden sürdürülemez olduğunun tespitine, kapitalizmi ortadan kaldıracak gücün de bizzat kapitalizmin kendi çelişkilerinde gizli olduğunu açıklamaya yöneliktir. Bu anlamıyla, evet, genelleyici ve bütünselcidir. Ama tersi düşünülebilir mi? Kadına yönelik şiddetin artmasının gerici ideolojilerin ağırlık kazanması ile ilişkili olduğu açık değil mi? Gerici ideolojilerin güç kazanmasının bölgesel bir dönüşümle ilgisi yok mu? Bu bölgesel dönüşümün kaptalist-emperyalist sistemin genel arayışları ile örtüşmediği söylenemez mi? Bu genel arayışların temelinde kapitalizmin kendi ekonomik varlığını sürdürmesi gereksinimi yok mudur? Benzer bir metodolojiyi Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki etnik ayrışmalar için uygulayamaz mıyız? Son 20 yılda sıkça dile getirilen yerelleşme tasarılarının kaynağında demokratik bir toplumsal barış ortamına geçme isteği mi var yoksa noe-liberalizmin en mikro ölçeğe kadar yaygınlaşma arzusu mu? Düşünmek gerek…
Öncelikle post-modernizmi benimsemesem de, bazı yerinde tespitleri olduğunu inkar edemem. Ancak tarihin sonu, ideolojilerin sonu gibi söylemleri de doğru bulmuyorum. Tarih belki Marks’ın dediği gibi ilerlemedi, ancak ilerlemeyeceği anlamına da gelmez. Tarih sonuçta bir şekilde ilerleyecek, ancak artık şu yaşadığımız zamanda bunun nasıl olacağını öngörmemiz pek mantıklı değil. Yazıda da belirttiğim gibi Marks’ın zamanında böyle bir girişim normaldi, ancak bugün tüm tarihi süreci öngörecek analizlere bence girilmemeli. Ancak bu da illa ki düşüncelerin mikro ölçekle sınırlandırılması anlamına da gelmez bence. Benim sorunum zaten bütünsel ideolojilerle değil, genellemeci bir davranışla farklı özellikleri olan düşünceleri de bu bütünsel ideolojilerin altında değerlendiren yaklaşımlarla. Yazım da esasen metodolojik konularla ilgili, içerikle alakalı değil. Giddens’ın ürettiği üçüncü yol da aslında kendini bir nevi tek yol olarak gördüğü için sorunlu. Benim üçüncü yol ile vurgulamak istediğim tartışmaları eninde sonunda kutuplaştırmaya götüren zihniyetlerin terki.
Son paragrafta dehşete düşmüşsünüz; 80’lerden sonra çatışmaların yaşandığı bir gerçek, ancak soğuk savaş dönemindeki iki kutuplu dünyada yaşananlar da bir gerçek. Sorun farklılıklara geçilmesi değil, o farklılıkların nasıl ortamlarda türetildiği. Herhangi bir tartışma alanında iki zıt kutup olacağına, 4-5 farklı görüşün olmasının çatışmanın şiddetini de düşüreceğine inanıyorum. Benim vurgulamak istediğim buydu son paragrafta. Bir de farklılıkları ön plana çıkarırken bunların çok yararlı olduğunu da iddia etmiyorum. Sadece genel kapitalist-sosyalist yaklaşım tarzlarıyla bu farklılıkların anlaşılamayacağını düşünüyorum. Çok kabaca örnek verirsek, sosyalist bir Kürt olabileceği gibi kapitalist hatta daha çok feodal bir Kürt de olabilir. Bu etnik grubun verdiği mücadeleyi illa bir kapitalist-sosyalist düzlemde açıklamaya girişmek pek mantıklı olmuyor, demek istediğim bu.
Yine de eleştirileriniz için teşekkürler. Her insan okuduğu yazıları, belli bir düşünce yapısı içerisinde, geçmişte o yönde edindiği bilgi birikimleri çerçevesinde okur, analiz eder. O yüzden yazdıklarımdan farklı anlamlar çıkarmanız gayet normal. Bir de köşe yazısı formatının getirdiği handikaplar dolayısıyla bazı konuları çok açık ve net ifade edememiş de olabilirim. Bu da böyle farklı bir algıya yol açmış olabilir.